Nilay Karaca
Nilay Karaca - Gündelik Hayat

Sel Sadece Su Değil; Geride Kalanların Sessiz Bekleyişi

Yağmur sesini severiz, değil mi? Camdan dışarı bakarız, çayımızı yudumlarız, hatta bazen "Ne güzel yağıyor" deriz. Ama o ses bir noktadan sonra değişir. Uğultuya dönüşür. İçinizde bir yer sıkışır. İşte o an, yağmurun romantik hâli biter, gerçek başlar.

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi'nin açıklamalarına göre İstanbul ve çevre illerde yaşanan sel felaketinde İstanbul'da 5, Kocaeli'de 1 kişi için kayıp ihbarı yapıldı. Toplamda 6 vatandaşımız aranıyor. Bakan Çiftçi, İstanbul'da can kaybının 3 olduğunu, bunlardan birinin elektrik çarpması, ikisinin ise boğulma sonucu hayatını kaybettiğini belirtti. Bu sayıları okurken bir yandan da düşünüyorum: Her rakamın arkasında bir isim, bir hikâye, bir bekleyen var.

Rakamlar bazen bizi yanıltıyor. "3 kişi hayatını kaybetti" cümlesi, bir haber bülteninde on saniyede geçip gidiyor. Ama o üç kişinin annesi, babası, çocuğu, komşusu, arkadaşı... Onlar için zaman duruyor. Bir telefonun çalmasını bekliyorlar belki. Ya da o telefonun bir daha asla o sesle çalmayacağını öğrenmenin ağırlığını taşıyorlar. Kayıp ihbarı yapılan 6 vatandaşımızın yakınları ise bambaşka bir yerde duruyor: Belirsizliğin tam ortasında.

Belirsizlik, insan ruhunun en zor tahammül ettiği şeylerden biri. Psikolojide buna "askıda kalma" hâli diyoruz. Ne yas tutabiliyorsunuz ne umut edebiliyorsunuz. Bir yandan "Belki bulunur" diyorsunuz, diğer yandan içinizdeki ses "Ya bulunamazsa" diye fısıldıyor. Bu iki ses arasında gidip gelmek, en yorgun düşüren şey. O yüzden depremlerde, sellerde, yangınlarda kayıpları olan ailelerin gözlerinde gördüğümüz o ifade hep aynı: Bir yarısı umut, bir yarısı kırık.

Bakan Çiftçi'nin açıklamalarına baktığımızda devletin sahada ciddi bir güç bulundurduğunu görüyoruz. İstanbul'da 46 bin 597 personel, ülke genelinde ise 58 bin 85 personel görev yapıyor. AFAD 1000 gönüllüsünü de sahaya yönlendirmiş. Toplam 12 bin 372 ihbar alınmış, bunların 9 bin 755'i İstanbul'dan. Doğrulanan 7 bin 456 olaya ekipler hızlı bir şekilde müdahale etmiş. İstanbul genelinde mahsur kalan 3 bin 55 vatandaş kurtarılmış, barınma talebi olanlar kamu misafirhanelerine yerleştirilmiş. Ayazağa'da mahsur kalan vatandaşların tahliye işlemleri tamamlanmış. Sapanca Fevziye Mahallesi'nde dere kenarında tedbir amaçlı boşaltılan bir binanın yıkıldığı, can kaybı olmadığı belirtiliyor.

Bu sayılara bakınca iki şeyi aynı anda hissediyorum. Birincisi: Gerçekten büyük bir organizasyon var. 58 bin insan, gece gündüz demeden, çamurun içinde, suyun içinde çalışıyor. İkincisi: Bütün bu çabanın içinde hâlâ bulunamayan, hâlâ aranan insanlar var. Ve o insanların yakınları, haber bekliyor.

Bir felaketin bilançosunu sadece can kaybı ve maddi hasarla ölçmek eksik kalır. Bir de "görünmeyen bilanço" var. Kayıpların ardından aylarca, yıllarca süren travmalar. Sel suyu çekildikten sonra evine dönen bir kadının, o kokuyu bir daha unutamaması. Çocuğunun elini sıkı sıkıya tutup bir daha yağmurda dışarı çıkmak istememesi. Yaşlı bir adamın, yıllardır biriktirdiği her şeyin on dakikada gittiğini görmesi. Bunlar istatistiklere girmiyor ama hayatların içine yerleşiyor.

Bakan Çiftçi'nin uyarıları da aslında tam bu noktaya dokunuyor: "Sel tehlikesi ile karşılaşıldığında sakin olunmalı, dere yatakları vakit kaybetmeden terk edilmelidir. Sel suları ve akıntılardan yürüyerek geçilmeye çalışılmamalıdır. Araç kullanan vatandaşlarımız suyla kaplanmış yollara kesinlikle girmemeli."

Bu cümleler kulağa basit geliyor, biliyorum. Ama panik anında insan beyni tam da bu basit şeyleri unutuyor. "Bir adım atsam karşıya geçerim" diyoruz. "Bu kadar su bir şey yapmaz" diyoruz. Oysa sel suyu dediğiniz şey, diz boyu görünse de altında bambaşka bir güç taşıyor. Akıntı, sizi sandığınızdan çok daha hızlı sürüklüyor. Elektrik hatları, suyla temas ettiğinde ölümcül hâle geliyor. Bakan'ın da vurguladığı gibi, suyla temas etmiş kopuk elektrik hatlarından uzak durulmalı, aydınlatma için pilli fenerler tercih edilmeli, güvenli olduğu açıklanmadan tahliye edilen evlere dönülmemeli.

Peki biz, bu felaketleri izleyen insanlar olarak ne yapıyoruz? Çoğumuz ekran başında kalıyoruz. Bir yandan üzülüyoruz, diğer yandan "Bana bir şey olmaz" rahatlığıyla yaşamaya devam ediyoruz. Ta ki o su, bizim sokağımıza gelene kadar. İşte tam da bu yüzden, bu tür olaylar bize sadece bir şehrin değil, hepimizin kırılganlığını hatırlatıyor. İstanbul gibi bir şehirde yaşıyorsanız, bir yağmurun bir günde hayatınızı alt üst edebileceğini bilerek yaşamalısınız. Bu korkutucu bir gerçek ama görmezden gelmek, onu ortadan kaldırmıyor.

Bir de işin insani dayanışma tarafı var. 3 bin 55 kişinin kurtarılmış olması, kamu misafirhanelerinde barınma imkânı sağlanması, 9 bin 185 gıda malzemesinin dağıtılması... Bunlar soğuk rakamlar gibi görünse de aslında bir toplumun kendini nasıl toparladığının göstergesi. Felaket anında insanların birbirine uzattığı el, devletin kurumsal refleksiyle birleştiğinde ortaya çıkan tablo, en azından "yalnız değilsiniz" mesajı veriyor. Ama şunu da unutmamak gerek: Kayıp yakınları için bu mesaj yeterli olmuyor. Onlar sadece bir haber bekliyor. Bir ses, bir iz, bir umut.

Bugün İstanbul'da yağmur yeniden başlayabilir. Kocaeli'de, Sakarya'da dereler yine yükselebilir. Biz yine ekranlara bakacağız. Ama belki bu kez, o ekrandaki rakamların arkasındaki insanları görmeye çalışalım. Kayıp ihbarı yapılan 6 kişinin ailelerini düşünelim. Onların sessiz bekleyişini. Ve kendi hayatımızda, bir sonraki yağmurda atacağımız o "bir adımı" bir kez daha düşünelim.

Çünkü sel, sadece su değil. Sel, geride kalanların sessiz bekleyişi. Ve o bekleyiş, hepimizin içinde bir yerlerde yankılanıyor.

Toplam 107 defa okunmuştur.

Nilay Karaca diğer yazıları:

YORUM YAZ

Guvenlik kodu
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.