Ankara'daki Soruşturmanın İş Dünyasına Uzanan Gölgesi
Bir ülkede ekonomi ile hukuk arasındaki mesafe ne kadar kısalırsa, kamuoyunun dikkati de o ölçüde o iki alanın kesiştiği noktaya kilitlenir. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yürüttüğü bir uyuşturucu soruşturması, bu hafta tam da böyle bir kesişme noktasında gündeme oturdu. Basına yansıyan bilgilere göre soruşturma kapsamında Akfen Holding Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Akın'ın oğlu, holdingin CEO'su Selim Akın gözaltına alındı. Aynı dosya çerçevesinde, kamuoyunun daha önce sahte doktorluk ve yetkisiz botoks uygulamaları iddialarıyla tanıdığı Fotima Abdumuminova'nın da gözaltına alındığı aktarılıyor.
Bu tür haberlerde ilk refleks genellikle iki uçtan birine savrulmak oluyor: ya "hiçbir şey yokmuş" rahatlığı ya da "her şey bitmiş" telaşı. Oysa bir köşe yazısının işi, savrulmanın tam ortasında durup neyin bilindiğini, neyin henüz bir iddiadan ibaret olduğunu ve bunun daha geniş ölçekte ne anlama gelebileceğini ayırmaya çalışmaktır. Şu aşamada elimizdeki en sağlam olgu, bir gözaltı işlemidir. Gözaltı, hukukumuzda soruşturmanın bir aşamasıdır; ne mahkûmiyet ne de beraat anlamına gelir. Suçlamaların niteliğine ve içeriğine dair resmî makamlardan ayrıntılı bir açıklama gelmediği, ifade işlemlerinin sürdüğü yönündeki bilgiler de yine basına yansıyanlar arasında. Bu ayrımı baştan tespit etmek, ilerleyen günlerde sağlıklı bir değerlendirme yapabilmenin ön koşulu.
Yine de olayın yalnızca bir adli süreç başlığı olmadığı açık. Türkiye'nin altyapı, enerji, inşaat ve ulaştırma gibi ağır sermaye gerektiren sektörlerinde faaliyet gösteren, İDO gibi günlük hayatın içindeki bir kuruluşu bünyesinde barındıran bir holdingin tepe yöneticisinin gözaltına alınması, ister istemez daha geniş bir yankı üretiyor. Selim Akın'ın Ocak 2020'den bu yana holdingin CEO'luğunu yürüttüğü, Akfen İnşaat ve İDO'nun yönetim kurulu başkanlıklarını sürdürdüğü, TÜSİAD, TTYD ve DEİK gibi kuruluşlarda aktif görev aldığı bilgileri de basına yansıyanlar arasında. Bu tablo, olayı bir aile haberinin ötesine taşıyıp kurumsal yönetişim, yatırım iklimi ve piyasa algısı tartışmalarının içine çekiyor.
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var. İş dünyasının önde gelen isimlerinin adının karıştığı soruşturmalar, kamuoyunda haklı bir ilgiyle karşılanır; ama bu ilgi, iki yönlü bir sınavı da beraberinde getirir. Birincisi, soruşturmanın hukuk devleti ilkeleri içinde, ayrımcılık yapılmaksızın yürütülmesi. İkincisi, soruşturmanın bir cezalandırma aracına ya da tersine, bir dokunulmazlık zırhına dönüşmemesi. Ekonomik güç ile adalet arasındaki ilişki, her toplumda en hassas denge noktalarından biridir. Bu denge ne kadar sağlam kurulursa, piyasa aktörlerinin öngörülebilirlik beklentisi de o kadar sağlam temellenir.
Öte yandan, aynı dosyada adı geçen Fotima Abdumuminova örneği, soruşturmanın kapsamı hakkında bize bir şey söylüyor. Daha önce yetkisiz tıbbi işlemler iddialarıyla gündeme gelmiş bir ismin, büyük bir holdingin tepe yöneticisiyle aynı soruşturma çerçevesinde anılması, dosyanın geniş bir ilişkiler ağı üzerinden kurgulandığına işaret ediyor olabilir. Ancak burada da temkinli olmak gerekiyor: Basına yansıyan bilgiler, bu iki isim arasındaki ilişkinin niteliği, soruşturmanın hangi suçlamalar etrafında şekillendiği ya da operasyonun daha da genişleyip genişlemeyeceği konusunda bize yeterli veri sunmuyor. Bu boşlukları tahminlerle doldurmak, ne gazeteciliğe ne de hukuka hizmet eder.
Bölgesel ve küresel bağlama da kısaca değinmek gerekirse: Türkiye gibi yabancı sermayenin, uluslararası ortaklıkların ve büyük altyapı projelerinin iç içe geçtiği bir ekonomide, bu tür soruşturmaların yalnızca iç hukuk boyutuyla kalmayacağı açık. Uluslararası yatırımcılar, bir ülkedeki hukuki öngörülebilirliği, mülkiyet güvenliğini ve soruşturmaların şeffaflığını yakından izler. Bu izleme, kimi zaman abartılı bir temkinliliğe, kimi zaman da fırsatçı bir yorumlamaya dönüşebilir. Doğru olan, sürecin kendi mecrasında işlemesi ve kamuoyunun doğru bilgilendirilmesidir. Şeffaflık, dedikodunun panzehiridir; belirsizlik ise her iki yönde de spekülasyonu besler.
Bu olayın uzun vadeli etkilerini değerlendirirken birkaç senaryoyu yan yana tutmakta fayda var. Birinci senaryoda, soruşturma hızlı ve şeffaf biçimde ilerler; suçlamalar somutlaşır ya da düşer; kurumsal yönetim mekanizmaları devreye girerek holdingin operasyonel sürekliliği korunur. Bu, hem hukuk devleti hem de piyasa güveni açısından en arzu edilir patikadır. İkinci senaryoda, soruşturma uzar, belirsizlik kalıcı hale gelir ve şirket yönetiminde bir boşluk oluşur. Bu durumda asıl maliyet, bireylerin akıbetinden çok, o şirkete bağlı binlerce çalışanın, tedarikçinin ve yatırımcının taşıdığı belirsizlik yükü olur. Üçüncü senaryo ise meselenin siyasi bir zemine çekilmesi ve hukuki sürecin gölgede kalmasıdır ki, bunun ne ekonomiye ne de adalete faydası dokunur.
Hangi senaryonun gerçekleşeceğini bugünden söylemek mümkün değil. Söylenebilecek olan şu: Bu tür davalarda asıl sınav, ilk günün heyecanında değil, sonraki günlerin sabrında verilir. İlk gün manşetler büyük olur; sonraki günlerde ise sürecin nasıl yürütüldüğü, delillerin nasıl toplandığı, savunma hakkının nasıl kullanıldığı ve kamuoyunun nasıl bilgilendirildiği belirleyici olur. Türkiye'nin ekonomi diplomasisi ve yatırım iklimi açısından da kritik olan budur: Bir soruşturmanın varlığı değil, o soruşturmanın nasıl yürütüldüğü, ülkenin hukuk devleti karnesine yazılır.
Bu satırların yazarı olarak benim tutumum, ne bir ismi peşinen mahkûm etmek ne de peşinen aklamak olabilir. Gözaltına alınan bir kişi hakkında yargı süreci tamamlanmadan hüküm vermek, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. Aynı şekilde, "büyük bir holdingin yöneticisi" olduğu için sürecin hafife alınmasını beklemek de doğru değildir. Adaletin terazisi, her iki kefeye de aynı hassasiyetle yaklaşmayı gerektirir. Kamuoyunun bu süreçte yapabileceği en faydalı şey, bilgiyi sabırla takip etmek ve her yeni gelişmeyi bir öncekiyle tutarlılık içinde okumaktır.
Ankara'dan yükselen bu soruşturma dalgasının nereye kadar uzanacağını zaman gösterecek. Kimi zaman böyle dosyalar, ilk bakışta görünenden çok daha geniş bir ağa dokunur; kimi zaman da sınırlı bir çerçevede kalır. Her iki durumda da aslolan, sürecin hukuk içinde kalması, kamuoyunun doğru bilgiyle beslenmesi ve iş dünyasının öngörülebilirlik zemininin korunmasıdır. Bir ülkenin ekonomik itibarı, en çok da böyle günlerde sınanır; çünkü itibar, sadece büyüme rakamlarıyla değil, kriz anlarındaki kurumsal tutarlılıkla ölçülür.
Kerem Aydıner diğer yazıları:
- Ankara'daki Soruşturmanın İş Dünyasına Uzanan Gölgesi
- Arda Turan'ın Sözleri ve Milli Takımın Teknik Direktör Bulmacası
- Nihat Ziyalan'ın Ardından: Bir Karakter Oyuncusunun Bıraktığı İzler ve Kültürel Hafıza
- Ateşkesin Adı "Enerji": Savaşın Yeni Dili mi, Kısa Bir Nefes mi?
- Gaziantep'te Bir Çocuğun Ölümü, İki Toplumun Aynası ve Sessiz Kalan Diplomasi









YORUM YAZ
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.