Nilay Karaca
Nilay Karaca - Gündelik Hayat

Bir hücreden yazılan istifa: Aykut Erdoğdu'nun o mektubu neden bu kadar sarsıcı?

İnsan bazen bir cümleye takılır kalır. Ben bugün öyle bir cümleye takıldım. Silivri'deki bir cezaevi hücresinden, sosyal medya hesabı üzerinden paylaşılan bir istifa mesajından söz ediyorum. Aykut Erdoğdu, CHP'nin 27. dönem İstanbul Milletvekili. Belediyelere yönelik operasyon kapsamında tutuklanmış, İstanbul Silivri'deki Marmara Cezaevi'nde tutuklu bulunuyor. Ve dün akşam, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamayla partisinden istifa ettiğini duyurdu. Duyduğumda ilk düşündüğüm şey şu oldu: Bir insan, özgürlüğü elinden alınmışken, üstelik tutuklu olduğu bir hücreden, neden böyle bir kararı açıklar? Neden şimdi?

Çünkü bu, sıradan bir istifa değil. Erdoğdu'nun mesajında öyle bir cümle var ki, insanın içine oturuyor: "İstifa kararını 21 Mayıs 2026 tarihinde Genel Merkezimize polis girdiğinde aldım. Ancak ya Yargıtay kararıyla ya da Kurultay kararıyla durum değişebilir diye bugüne kadar bekledim. Ancak geldiğimiz noktada bu yükü daha fazla taşıyamayacağım"

Bir dakika durup düşünelim. Bir insan, bir karar veriyor ve o kararın bedelinin ne olabileceğini açık açık yazıyor. "Tutukluluk süremin uzamasını ya da yeni iftiralarla yeni tutuklama yapılmasını göze alıyorum" diyor. Bu cümleyi bir hukukçu gözüyle değil, bir insan gözüyle okuduğumda, karşımda korkusunu yenmiş birinin sesini duyuyorum. Ya da belki korkusunu çoktan geride bırakmış birinin. Hangisi daha ağır basıyor, kestirmek zor.

Peki neden istifa? Erdoğdu bunu da açıklıyor. Yeni Parti'ye katılmak üzere Cumhuriyet Halk Partisi üyeliğinden istifa ettiğini belirtiyor. Ama kararın tarihi ilginç. "İstifa kararını 21 Mayıs 2026 tarihinde Genel Merkezimize polis girdiğinde aldım" diyor. Yani bu karar dün alınmış değil. Aylardır cebinde taşıdığı, zihninde evirip çevirdiği bir karar bu. Neden beklemiş? Kendi sözleriyle: "Ancak ya Yargıtay kararıyla ya da Kurultay kararıyla durum değişebilir diye bugüne kadar bekledim. Ancak geldiğimiz noktada bu yükü daha fazla taşıyamayacağım."

Şu "bu yükü daha fazla taşıyamayacağım" ifadesi üzerinde durmak istiyorum. Hangi yük? Bir partinin üyesi olmanın yükü mü, yoksa bir beklentinin, bir umudun, bir "belki düzelir" inancının yükü mü? Bir insanın bir kuruma, bir davaya, bir ekibe yıllarca emek vermiş olması ve sonra o ekipten ayrılma noktasına gelmesi... Bunu yaşayan bilir. Kolay değildir. Hele de dışarıda değilseniz, hele de kararınızı bir hücrede veriyorsanız, hele de o kararı verirken yeni bedeller ödemeyi göze alıyorsanız.

Erdoğdu'nun mesajı sadece bir istifa duyurusu değil. İçinde bir selam var. "Bu mücadelede haksız şekilde tutuklanarak Türkiye'nin dört bir yanında cezaevlerine kapatılan tüm yol arkadaşlarımı saygıyla selamlıyorum" diyor. Bu cümleyi okurken insan ister istemez soruyor: Kaç kişi var o cezaevlerinde? Onlar da aynı şeyi mi düşünüyor? Onlar da bir gün böyle bir istifa mesajı yazacak mı? Yoksa yazmayacak mı? Bunların cevabını bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: Bir insanın, kendi zor durumundayken başkalarını hatırlaması, bir yerlerde hâlâ bir vicdanın, bir dayanışma duygusunun yaşadığını gösteriyor.

Mesajda bir de öngörü var. Erdoğdu, "Mevcut yönetimin siyasi ömrünü tamamladığını, Yeni Parti'nin seçimleri açık ara kazanacağını öngörüyorum" diyor. Ama hemen ardından bir cümleyle bu iddiayı kendi elleriyle yumuşatıyor: "Ancak ben bu mücadeleye kazanma garantisiyle veya bir beklentiyle girmiyorum. Başka türlü hayatımın bir anlamı olmayacağı için giriyorum."

İşte bu cümle bence mesajın kalbi. Çünkü burada bir siyasi hesap değil, bir varoluş meselesi anlatılıyor. "Başka türlü hayatımın bir anlamı olmayacağı için" diyor. Bir insan ne zaman böyle konuşur? Ne zaman bir mücadeleyi kazanma ihtimaline değil, kendi içindeki anlam arayışına bağlar? Sanırım o noktaya gelmek için çok şey yaşamak gerekiyor. Hayal kırıklıkları, bekleyişler, belki ihanet duygusu, belki yorgunluk, belki de tam tersi bir inat.

Mesajın en çok konuşulacak kısmı ise benzetmeler. Erdoğdu, "Tüm vatanseverleri bu büyük mücadelenin parçası olmak üzere ateşe uçan kelebekler gibi, ateşi söndürmek için ağzında su taşıyan karıncalar gibi Yeni Parti'ye üye olmaya davet ediyorum" diyor. Ateşe uçan kelebek... Kendini ateşe atan, belki yanacağını bilen ama yine de uçan bir varlık. Ve ağzında su taşıyan karınca... O bildiğimiz hikâye. Küçücük bir canlının, kocaman bir yangını söndürmeye çalışması. Kimi buna naiflik der, kimi buna inanç. Ama şu bir gerçek: Bu iki benzetme, mesajın duygusal tonunu belirliyor. Hesap kitap değil, fedakârlık ve teslimiyet üzerine kurulu bir dil bu.

Peki Erdoğdu partide kalanlara ne söylüyor? Yeni Parti'nin il ve ilçe başkanlarıyla yönetim kurulu üyelerine sesleniyor ve "tüm çalışma arkadaşlarını öz kardeşi gibi sevip güvenmelerini, asla ayrımcılık yapmamalarını" rica ediyor. Bu cümle, bir ayrılığın ardından söylenmiş bir cümle olarak bana çok anlamlı geldi. Çünkü ayrılan insan genelde ya kızar ya küser ya da hesap sorar. Erdoğdu ise kalanlara "kardeş gibi sevin, ayrımcılık yapmayın" diyor. Bu, bir vedanın değil, bir devir teslimin dili gibi.

Ve sonra "Bundan sonra bizim tabanımız MİLLETİMİZDİR" diyor. Büyük harflerle. Bu vurgu tesadüf değil. Bir partinin tabanından söz etmiyor artık; milletin tamamından söz ediyor. "Samimiyet, tevazu, cesaret ve çalışkanlık içinde, bu yalnız ve yaralı MİLLETİMİZE sarılmalarını rica ediyorum" diyor. "Yalnız ve yaralı millet" ifadesi... Bu ülkede siyaset yapan birinin ağzından duyduğumuzda ister istemez duraksıyor insan. Çünkü burada bir seçmen kitlesi değil, bir acı tarif ediliyor.

Mesajın bir de "can yoldaşı" hitabı var. Erdoğdu, "Can yoldaşım ve Sayın Genel Başkanım Özgür Özel'e ve tüm yöneticilerimize kolaylıklar ve başarılar diliyorum" diyor. Dikkat edin, partisinden istifa ediyor ama genel başkana "can yoldaşım" diyor. Bu, siyasi bir kopuşun tam olarak kopuş olmadığını, belki de bir yol ayrımının dostlukla yapıldığını gösteriyor. En azından görünen kısımda böyle. İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bu kadar sakin, bu kadar duygusal bir dille yazılmış bir istifa mesajının arkasında ne var? Gerçekten bir kırgınlık yok mu, yoksa kırgınlık o kadar büyük ki artık söylenecek söz kalmamış mı?

Bir de mesajın sonundaki imza var: "Aykut Erdoğdu SİLİVRİ 9 No'lu CİK". Yani cezaevi koğuşundan. Bir insanın istifa mektubunun altına "Silivri" yazması... Bu detay, bütün yazıyı bir anda başka bir yere taşıyor. Çünkü artık karşımızda bir siyasi analiz değil, bir insan hikâyesi var. Bir hücrede, kâğıt kalemle ya da bir telefon ekranıyla, belki defalarca düzeltilerek yazılmış bir veda. Ve o vedanın içinde bir davet: "Kuvayi Milliye disiplini ve cesaretiyle hareket etmesini tüm yüreğimle rica ediyorum."

Şimdi ben bu mesajı okurken kendimi bir yere koymaya çalışıyorum. Siyasi bir yere değil, insani bir yere. Bir insanın, hayatının önemli bir bölümünü verdiği bir yerden ayrılırken hissettiği şeyi anlamaya çalışıyorum. Çünkü hepimiz bir yerden ayrıldık. Bir işten, bir ilişkiden, bir arkadaşlıktan, bir mahalleden. Ama kaçımız ayrılırken "bu kararın bedelini ödemeyi göze alıyorum" dedik? Kaçımız ayrıldıktan sonra kalanlara "birbirinizi kardeş gibi sevin" diyebildik? Kaçımız ağzında su taşıyan karıncayı hatırladık?

Belki de bu yüzden bu mesaj bu kadar konuşuluyor. Sadece siyasi bir istifa olduğu için değil. İçinde bir insanlık hâli olduğu için. Bir yenilgi değil belki ama bir veda; bir kopuş değil belki ama bir yol ayrımı. Ve hepsinin üstünde, bir insanın kendiyle hesaplaşması. "Başka türlü hayatımın bir anlamı olmayacağı için giriyorum" diyen birinin hesaplaşması.

Şimdi ne olacak? Erdoğdu'nun Yeni Parti'ye katılacağını biliyoruz. Tutukluluğunun ne kadar süreceğini bilmiyoruz. Yargıtay kararı mı, Kurultay kararı mı, yoksa başka bir gelişme mi olacak, onu da bilmiyoruz. Ama şunu biliyoruz: Bir insan, en zor anında bile bir tercih yapabildiğini gösterdi. Ve o tercihi yaparken, kendi bedelini de açıkça yazdı. Bu cesaret mi, çaresizlik mi, inat mı, yoksa hepsi mi? Bunu zaman gösterecek. Ama şu bir gerçek: Bu ülkede siyaset, artık sadece salonlarda ve ekranlarda değil, hücrelerde ve mektuplarda da yazılıyor. Ve o mektuplar, bazen en çok konuşulan konuşmalardan daha çok şey anlatıyor.

Ben bugün o mektubu okurken, bir insanın sesini duydum. Yüksek sesle konuşmayan, bağırmayan, ama duyulmak isteyen bir ses. Belki de asıl mesele bu: Duyulmak. Ve bir hücreden yazılan bir istifa mesajının, koca bir ülkenin gündemine oturması, belki de tam olarak bununla ilgili.

Toplam 49 defa okunmuştur.

Nilay Karaca diğer yazıları:

YORUM YAZ

Guvenlik kodu
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.