Kerem Aydıner
Kerem Aydıner - Dış Politika

Merkel’in Vasiyet Uyarısı: Diyalog Çağrısı ile Savaş Retoriği Arasında Sıkışan Avrupa

Angela Merkel’in Romanya televizyonu Pro TV’ye verdiği demeç, Avrupa’nın içinden geçtiği güvenlik ikilemini tek bir cümlede özetliyor: Bir yandan Rusya’nın Ukrayna’daki eylemini en sert ifadelerle mahkûm ederken, öte yandan Moskova ile diyaloğun yeniden kurulması gerektiğini söylüyor. Bu ikili ton, kıta Avrupası’nın son yirmi yılda inşa ettiği diplomasi anlayışının da özeti aslında. Merkel, “Putin’in artık var olmayan bir imparatorluğu yeniden kurma düşüncesinin hiçbir haklı gerekçesi yok” diyerek savaşın gerekçesini tümüyle reddediyor; ardından Şubat 2022’de atılan adımın Putin’in adıyla anılacağını ve İkinci Dünya Savaşı sonrası büyük çabalarla kurulan düzeni yok ettiğini söylüyor. Ama aynı nefeste, “Rusya, yeniden diyalog kurmaya çalışmamız gereken bir ülke olmaya devam ediyor” diye ekliyor. Bu iki pozisyon arasındaki gerilim, bugün Avrupa başkentlerinin en zorlu sınavı.

Merkel’in sözlerini yalnızca bir emekli liderin vicdan muhasebesi olarak okumak eksik olur. 2005-2021 arasında Almanya’yı yöneten, Helmut Kohl’den sonra bu görevde en uzun süre kalan isim olan Merkel, Batılı liderler arasında Kremlin ile en sık görüşen isimdi; görüşmelerinin çoğu telefonla yapılıyordu. Görev süresi boyunca Moskova’yı kamuoyu önünde eleştirmekten geri durmadı, buna karşın Kremlin ile temasın kaçınılmaz olduğu konusunda ısrarcı oldu. Doğu Ukrayna’daki çatışmanın yalnızca siyasi yollarla çözülebileceğini o dönemde de dile getiriyordu. Bugün söyledikleri, o çizginin tutarlı bir devamı gibi görünüyor: ilkelerden taviz vermeden temas kanallarını açık tutmak.

Ne var ki 2026 sonbaharında bu çizgi, 2021’dekinden çok daha dar bir alanda hareket etmek zorunda. Çünkü savaş sadece cephede değil, Avrupa’nın iç güvenlik gündeminde de kendini gösteriyor. Almanya’daki Leipzig-Halle Havalimanı’nda 4 Ağustos’ta, Ukrayna’ya ait bir nakliye uçağının yakınında patlayıcı düzeneği içerdiği değerlendirilen bir İHA bulundu. ABD istihbaratı, bulunan patlayıcı yüklü İHA’nın özelliklerinin Rus askeri istihbaratına “özgü” olduğunu iddia etti. Bu iddia doğrulanmış bir olgu olarak değil, bir istihbarat değerlendirmesi olarak okunmalı; ancak Berlin’in tepkisi gecikmedi.

Almanya hükümeti 1 Eylül’de, soruşturmada elde edilen bulguların Rusya’yı sorumlu gösterdiğini belirterek bir dizi tedbir açıkladı. Rusya’nın Bonn Başkonsolosluğu 18 Eylül itibarıyla kapatılacak; Berlin’deki Rus Evi ile ilgili sözleşme feshedilecek; Rus vatandaşlarına yönelik giriş kontrolleri sıkılaştırılacak ve Rusya’nın sözde gölge filosuna yönelik baskı artırılacak. Bu adımlar, sembolik diplomasi diliyle değil, doğrudan misilleme mantığıyla kurgulanmış. Karşı taraftan gelen yanıt da aynı sertlikte oldu. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Almanya’nın kararlarını “gerçek bir savaşın başlangıcı” olarak nitelendirdi ve “Onlar (Almanlar), yine savaş istiyor” ifadelerini kullandı.

Burada dikkat çeken şey, Lavrov’un dili. “Yine” kelimesi, tarihsel bir gönderme taşıyor ve Almanya’yı İkinci Dünya Savaşı’na bağlayan bir hafıza siyasetine yaslanıyor. Bu, Moskova’nın Avrupa kamuoyuna dönük klasik reflekslerinden biri. Ancak aynı refleksin, Almanya’nın aldığı somut kararlara verilen bir yanıt olarak kullanılması, tansiyonun hangi seviyeye taşındığını gösteriyor. Artık konuşulan şey yalnızca yaptırım paketleri ya da elçilik kısıtlamaları değil; “savaş” kelimesinin iki başkentin resmî açıklamalarında yan yana durması.

Merkel’in çağrısı tam da bu noktada anlam kazanıyor. Eski şansölye, Putin’in hukuk ilkelerini ihlal ettiği gerçeğinin göz ardı edilemeyeceğini söylerken, bunu “Putin’in mirası ya da korkunç vasiyeti” ifadesiyle çerçeveliyor. Bu, kişiselleştirilmiş bir suçlama değil; aksine, sorumluluğu belirli bir aktöre yükleyerek devletler arası ilişkilerin tümüyle kapanmasının önünü açmayan bir formülasyon. Çünkü eğer sorun yalnızca bir liderin kişisel mirasıysa, o lider gittiğinde ya da koşullar değiştiğinde kanalların yeniden açılması teorik olarak mümkün kalır. Merkel’in söylediği şey, kapıyı kapatmadan net bir hukuki ve ahlaki pozisyon almanın mümkün olduğudur.

Ancak bu yaklaşımın da ciddi bir bedeli var. Diyalog çağrısı, Avrupa içinde farklı okumalara açık. Bir kesim bunu gerçekçi bir diplomasi olarak görürken, diğer kesim savaşın sürdüğü bir ortamda Moskova ile teması meşrulaştırma riski olarak değerlendiriyor. Özellikle Almanya gibi Rus enerjisine bağımlılığı uzun yıllar tartışılan bir ülkede, “diyalog” kelimesi tarafsız bir teknik terim olmaktan çıkmış durumda. Merkel’in kendi döneminde izlediği Rusya politikası da bugün bu tartışmanın merkezinde. Dolayısıyla onun çağrısı, geçmişin savunusuyla bugünün ihtiyacı arasında hassas bir denge kurma çabası olarak okunmalı.

Öte yandan, diplomasi kanallarının tümüyle kapanmasının ne anlama geldiğini son iki yılın deneyimi gösterdi. Temasın kesildiği yerde yanlış okumalar, istihbarat temelli suçlamalar ve karşılıklı misilleme sarmalları hızlanıyor. Leipzig-Halle olayı ve ardından gelen kararlar, tam da bu sarmalın nasıl işlediğine dair bir örnek. Bir istihbarat iddiası, soruşturma bulguları, diplomatik yaptırımlar ve “savaş başlangıcı” söylemi… Her adım bir sonrakini tetikliyor ve iki taraf da geri adım atmak için siyasi alan bulmakta zorlanıyor. Böyle ortamlarda diyalog çağrısı, zayıflık göstergesi gibi algılanma riski taşısa da, aslında kriz yönetiminin en temel aracı.

Türkiye açısından bakıldığında tablo daha da katmanlı. Ankara, savaşın başından bu yana hem Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü destekleyen bir çizgi izledi hem de Moskova ile kanallarını açık tuttu. Bu iki pozisyonu aynı anda sürdürmek kolay değil; ama Almanya’nın şu an yaşadığı ikilemin Türkiye’de çok daha erken bir aşamada tecrübe edildiğini söylemek yanlış olmaz. Merkel’in çağrısı, bir anlamda Türkiye’nin uzun süredir savunduğu “diyalogdan kopmama” ilkesinin Avrupa merkezinde yeniden gündeme gelmesi anlamına da geliyor. Ne var ki bu ilkenin işlemesi için karşı tarafta da bir muhatap iradesi gerekiyor. Lavrov’un açıklamaları, şu an için bu iradenin Moskova tarafında zayıf olduğunu gösteriyor.

Avrupa’nın önündeki asıl soru şu: Diyalog çağrısı, savaşın yarattığı adaletsizlikleri görmezden gelmenin bir aracı mı olacak, yoksa ilkelerden taviz vermeden kriz yönetimini mümkün kılan bir çerçeve mi? Merkel’in sözlerinde ikinci seçenek öne çıkıyor; ancak bunun pratikte nasıl işleyeceği belirsiz. Çünkü diyalog, karşı tarafın da aynı çerçeveyi kabul etmesini gerektirir. Rusya’nın mevcut tutumu ise diyaloğu bir müzakere aracı olmaktan çok, Batı içindeki bölünmeleri derinleştirme aracı olarak kullanma eğiliminde.

Merkel’in “korkunç vasiyet” ifadesi, belki de bu yüzden bu kadar dikkat çekici. Bir yandan Putin’in eylemini tarihe havale ederken, öte yandan Avrupa’nın kendi vasiyetini sorgulamasını da ima ediyor: Acaba kıta, savaş sonrası kurduğu düzeni korumak için yeterince dirençli miydi? Enerji bağımlılığından savunma harcamalarına, istihbarat kapasitesinden siyasi birlik iradesine kadar pek çok başlıkta bu soru yeniden soruluyor. Merkel’in açıklaması, bu sorgulamanın ortasında bir denge çağrısı olarak okunmalı; ne saf bir uzlaşma daveti ne de topyekûn kopuş ilanı.

Önümüzdeki dönemde Avrupa’nın iki farklı senaryosu şekillenebilir. Birincisinde, Almanya’nın açıkladığı tedbirler gibi sert adımlar art arda gelir ve Moskova ile temas neredeyse tümüyle kesilir; bu durumda yanlış okumaların ve kazaların önlenmesi çok daha zor hale gelir. İkincisinde ise ilkelerden taviz vermeyen ama kanalları açık tutan bir çerçeve kurulur; bu, kısa vadede siyasi olarak maliyetli görünse de uzun vadede kriz yönetimini mümkün kılar. Merkel’in sözleri ikinci senaryoya işaret ediyor, ancak bunun gerçekleşmesi yalnızca Avrupa’nın iradesine değil, Moskova’nın da aynı masaya ilkeler temelinde oturmaya razı olmasına bağlı.

Şu an için elimizde net olan şey, savaşın sadece Ukrayna topraklarında değil, Avrupa’nın diplomatik mimarisinde de derin yaralar açtığı. Merkel’in çağrısı, bu yaraların kalıcı hale gelmemesi için bir uyarı niteliğinde. Ne kadar dinleneceğini ise önümüzdeki aylarda Berlin’in ve diğer Avrupa başkentlerinin atacağı adımlar gösterecek.

Toplam 33 defa okunmuştur.

Kerem Aydıner diğer yazıları:

YORUM YAZ

Guvenlik kodu
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.