Banyoyu Kirletmemek İçin Parkta Tıraş: Peki Bu Hikâyenin Asıl Kahramanı Kim?
Bir haber okudum, dakikalarca ekrana baktım kaldım. Çorum'da bir kadın, eşinin tıraş olduktan sonra banyoda bıraktığı saçlardan o kadar yorulmuş olacak ki, çözümü kocasını çocuk parkına götürüp orada tıraş etmekte bulmuş. Saç kesme makinesini eline almış, bankta oturan eşinin saçlarını kesmiş. Ortaya dökülen saçlar da parkın çimlerine, kumuna karışsın istemiş. Banyo temiz kalsın, küvet tıkanmasın, lavabonun kenarına yapışan o incecik kıllarla uğraşılmasın diye.
Şimdi burada durup bir nefes alalım. Çünkü bu haber, ilk bakışta "Aa ne tuhaf!" dedirten, gülümseten, belki biraz da "Yok artık!" dedirten bir haber. Ama biraz altını eşelediğinizde, aslında hepimizin evinde, hepimizin ilişkisinde bir yerlerde karşılığı olan çok tanıdık bir hikâye çıkıyor karşımıza.
Düşünün. Bir ev. Bir banyo. Ve o banyoda her tıraş sonrası tekrarlanan o ritüel: saçlar lavaboya, saçlar küvete, saçlar yere. Sonra da o saçları toplamak, süpürmek, silmek, temizlemek... Kim yapıyor bunu? İşte bütün mesele burada başlıyor.
Haberin detaylarına bakıyorum: Kadın, eşini parkta tıraş etmiş. Yani saç kesme işini üstlenmiş. Yani aslında işin büyük kısmını yine kendisi yapmış. Sadece temizlik kısmını parkın çimlerine devretmiş. Bir yerde okumuştum, ev işlerinin görünmez emeği diye bir şey var. Kimse fark etmez, kimse teşekkür etmez, ama o iş sürekli birilerinin omzunda durur. Banyodaki saçlar da tam olarak bu görünmez emeğin sembolü gibi. Kimse "Ben tıraş oldum, saçlarım döküldü" demez. Ama biri o saçları temizler. Genellikle de o biri, kadın olur.
Peki bu kadın neden parkı seçmiş? Belki defalarca uyardı, belki defalarca kendisi temizledi, belki defalarca "Şu saçlarını lavaboya dökmeyi bırak" dedi ve hiçbir şey değişmedi. Sonunda öyle bir noktaya geldi ki, çözümü evin dışında aramaya başladı. Bu, aslında bir çaresizliğin değil, bir yaratıcılığın hikâyesi. Ama aynı zamanda bir yorgunluğun da hikâyesi.
Haberin bir başka detayı var: Çiftin bu yöntemi, çevrede bulunan bir kişi tarafından cep telefonu kamerasıyla kaydedilmiş. Yani parkta oynayan çocuklar, yürüyüş yapan insanlar, belki bankta oturup sohbet edenler... Hepsi bu sahneye tanık olmuş. Bir kadın, elinde saç makinesiyle eşinin saçlarını kesiyor. Adam bankta oturuyor, olan biteni kabullenmiş bir hâlde. Çocuklar oyun oynuyor, salıncaklar sallanıyor, tahterevalliler inip kalkıyor ve bir yanda da hayatın en sıradan ama en tuhaf anlarından biri yaşanıyor.
Bu görüntüyü kaydeden kişi ne düşündü acaba? "Ne oluyor burada?" mı dedi, yoksa "Vay be, benim de aklıma gelmemişti" mi? Belki de gülümsedi. Belki de kendi evindeki benzer bir tartışmayı hatırladı. Çünkü eminim ki bu haberi okuyan herkesin aklına kendi banyosu, kendi tıraş sonrası temizlik kavgaları, kendi "Kim temizleyecek bunu?" tartışmaları geldi.
Benim de geldi. Çünkü bu hikâyenin özü tıraş değil. Özü, iki insanın ortak yaşam alanında nasıl bir düzen kurduğu, sorumlulukları nasıl paylaştığı, birinin yorgunluğunu diğerinin fark edip etmediği... Bunlar görünüşte küçük, önemsiz, gündelik meseleler gibi duruyor. Ama aslında ilişkilerin en çok yıprandığı yer tam da buralar. Büyük kavgalar değil, küçük birikimler.
Bir banyo lavabosuna dökülen saçlar... İlk başta kimsenin umurunda olmayan, ama yıllar içinde "Sen zaten hiçbir şeyi düşünmüyorsun" cümlesine dönüşen o küçük ihmaller. Bir taraf sürekli toplar, siler, temizler; diğer taraf sürekli döker, bırakır, geçer. Ve bir gün o biriken şey patlar. Bazen büyük bir tartışmayla, bazen sessiz bir küskünlükle, bazen de işte böyle sıra dışı bir çözümle.
Çorum'daki bu çiftin hikâyesini bilmiyorum. Belki aralarında şakalaşıyorlardı, belki kadın "Hadi gel, seni parkta keseyim" dedi ve ikisi de güldü. Belki de bu, yıllardır süren bir temizlik savaşının son perdesiydi. Ama şunu biliyorum: Bu haber, bize sadece bir tuhaflık sunmuyor. Bize bir aynayı uzatıyor.
O aynada ne görüyoruz? Kendi evimizi mi, kendi ilişkimizi mi, yoksa kendi yorgunluğumuzu mu? Belki hepsini. Belki de sadece "Ben olsam ne yapardım?" sorusunu.
Açıkçası ben olsam ne yapardım, onu da bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: İki kişi aynı evde yaşarken, bazen en basit sorunlar en karmaşık hâle gelebiliyor. Çünkü mesele saç değil. Mesele, o saçı kimin temizleyeceği değil. Mesele, o saç döküldüğünde birinin diğerinin yorgunluğunu görüp görmemesi. Mesele, "Ben yaptım, sen de yap" demeden, "Sen yorulmuşsun, ben hallederim" diyebilmek. Mesele, paylaşmak. Gerçekten paylaşmak.
Belki bu çift, parkta tıraş olurken bunları düşünmedi. Belki sadece pratik bir çözüm buldular. Ama biz bu habere bakıp kendi hayatımıza dair bir şeyler çıkarabiliriz. Kendi banyomuzu, kendi mutfağımızı, kendi dağınıklığımızı bir düşünebiliriz. Kim topluyor, kim dağıtıyor? Kim görüyor, kim görmezden geliyor?
Bu hikâyenin en çok konuşulacak kısmı belki de "çocuk parkında tıraş" olacak. Ama bence asıl konuşulması gereken kısmı, bir kadının neden böyle bir çözüm aradığı. Neden evde değil de parkta? Neden banyoda değil de bankta? Neden temizlik değil de kaçış?
Belki de cevap çok basit: Çünkü bazen en kolay çözüm, en zor olanı yapmaktır. Yani oturup konuşmak, anlatmak, anlaşmak yerine, saç makinesini alıp parka gitmek. Ama bu da bir şey söylüyor bize. İnsanlar bazen anlaşılmadıklarını hissettiklerinde, en tuhaf yollarla kendilerini ifade ederler. Bazen bir parkta, bazen bir bankta, bazen de bir saç makinesinin sesinde.
Çorum'daki o parkta o gün ne oldu, tam olarak bilemiyoruz. Ama şunu tahmin edebiliyoruz: O saçlar döküldü, çimlere karıştı, rüzgârda savruldu. Ve belki de o kadın, ilk kez "Ben temizlemeyeceğim" dedi. Sessizce, ama net bir şekilde.
İşte bu yüzden bu haber, sadece bir tuhaflık değil. Aynı zamanda bir direniş. Küçük, gündelik, ama gerçek bir direniş. Ve belki de hepimizin bir yerlerde ihtiyacı olan şey bu: Bazen durup "Ben artık bunu taşımak istemiyorum" diyebilmek. Kimi zaman bir parkta, kimi zaman bir cümlede, kimi zaman da bir saç makinesinin ucunda.
Peki sizce bu hikâyede kim haklı? Parkta tıraş olan adam mı, onu oraya götüren kadın mı, yoksa o saçları temizlemek zorunda kalan banyo mu? Belki de hiçbiri. Belki de mesele haklı olmak değil, anlaşılabilmek. Ve belki de en zor şey, aynı evi paylaşırken birbirini gerçekten görebilmek.
O parkta o gün çekilen o görüntüler, bize bir şey fısıldıyor: Hayat, bazen en sıradan anlarda en derin soruları sorar. Bir saç tıraşı bile, bir ilişkinin aynası olabilir. Yeter ki bakmayı bilelim.
Nilay Karaca diğer yazıları:
- Banyoyu Kirletmemek İçin Parkta Tıraş: Peki Bu Hikâyenin Asıl Kahramanı Kim?
- Bir Koltukta Sessizce: Serhat Mustafa Kılıç’ın Ardından Kalan Sorular
- Gökçek’in ‘Çocuklara soracağım’ dediği milyonluk sorular ve bir dönemin kapanışı
- Görüntülü Görüşmenin Karanlık Yüzü: İhanet ve Gerçekler
- Kaybın Ardındaki Gerçek: İhanetle Yüzleşmek









YORUM YAZ
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.