Kerem Aydıner
Kerem Aydıner - Dış Politika

Moskova’nın Avrupa Uyarısı: Müzakere Masası Daralıyor mu?

Diplomasi, çoğu zaman perde arkasında konuşulan sert sözlerin, kameralar önünde ölçülü ifadelere dönüştüğü bir sahnedir. Ancak Moskova’dan dün yükselen ses, bu geleneksel diplomasi dilinin sınırlarını zorlayan cinstendi. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov’un, ABD Başkanı Donald Trump’ın özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner’in Kiev’de yürüttüğü temaslara İngiltere, Fransa ve Almanya temsilcilerinin de dahil olmasına yönelik yorumu, yalnızca bir itiraz değil; aynı zamanda savaşın seyrine dair değişen dinamiklerin de bir özeti gibiydi.

Peskov’un “Avrupalılar, bu savaşın sona ermesini engellemek için elinden geleni yapıyor” sözleri, satır aralarında okunduğunda, Kremlin’in Avrupa’yı artık bir müzakere ortağı olarak değil, çatışmanın sürdürülmesinin başlıca aktörlerinden biri olarak gördüğünü teyit ediyor. Bu bakış açısı, savaşın ilk günlerinden bu yana Moskova’nın savunduğu tezin bir devamı niteliğinde. Ancak asıl mesele, bu tezin Washington nezdinde ne kadar karşılık bulduğudur.

Burada dikkat çekilmesi gereken nokta, Beyaz Saray’ın özel temsilcilerinin Kiev’de Avrupalı muadilleriyle aynı masada bulunması. Bu fotoğraf, birkaç ay öncesine kadar “Avrupa’yı süreçten dışlama” eğilimi gösteren Trump yönetiminin pragmatik bir dönüş yaptığı şeklinde yorumlanabilir. Ancak Moskova’nın bu gelişmeyi bir tehdit olarak algılaması, Washington ile Avrupa başkentleri arasındaki görüş ayrılıklarının henüz kapanmadığını gösteriyor. Zira Kremlin, Ukrayna’daki savaşın sona erdirilmesi konusunda Amerikan tarafını “süreci hızlandırmak isteyen” bir aktör, Avrupa’yı ise “statükoyu korumak isteyen” bir güç olarak kodluyor.

Peskov’un, ABD’nin sunduğu yeni önerilerin Kiev açısından daha sert olduğu yönündeki iddialara yorum yapmaktan kaçınması ise ayrı bir analiz konusu. Bu sessizlik, iki ihtimali akla getiriyor. İlki, Moskova’nın bu önerileri henüz resmi olarak değerlendirmediği ve sürecin olgunlaşmasını beklediği. İkincisi ise, bu önerilerin Kremlin’in beklentilerini kısmen karşıladığı ancak kamuoyu önünde bunu olumlu bir dille ifade etmenin, kendi iç siyasetinde bir zaaf olarak algılanabileceği endişesi. Her iki ihtimalde de Moskova’nın, seçim takvimini gözettiği açık.

Rusya’da eylül ayında yapılacak milletvekili seçimleri, Kremlin’in dış politika manevralarını doğrudan etkileyen bir faktör. Peskov’un, müzakerelerin seçim sonrasına ertelenebileceği yönündeki iddialara cevap vermemesi, bu takvimin bir sır olmadığını ancak resmiyet kazanmadığını gösteriyor. Tarihsel deneyimler, Rusya’nın seçim arifesinde dış politikada risk almaktan kaçındığını, ancak seçim sonrası dönemde daha esnek bir tutum sergileyebildiğini ortaya koyuyor. Bu perspektiften bakıldığında, eylül ayı sonrası için “yeni bir müzakere dönemi” beklentisi, tamamen temelsiz sayılmaz.

Kremlin Sözcüsü’nün “Kiev yönetimi açısından durum her geçen gün daha kötüye gidiyor” tespiti ise, savaşın psikolojik cephesine yönelik bir mesaj. Bu ifade, hem Ukrayna kamuoyuna hem de Batı’nın savaş yorgunu toplumlarına yönelik bir psikolojik operasyon olarak okunabilir. Zira Moskova, müzakereleri kendi lehine sonuçlandırabilmek için masadaki elini güçlendirmek adına, cephedeki durumu olduğundan daha vahim gösterme stratejisini sıklıkla kullanıyor. Ancak bu kez durumun biraz farklı olduğunu da belirtmek gerek. Son aylarda cephe hattındaki gelişmeler, Ukrayna’nın savunma hattının bazı bölgelerde zorlandığını gösteriyor. Bu nedenle Peskov’un sözleri, tamamen psikolojik bir savaş taktiği olarak değerlendirilmemeli.

Almanya Başbakanı Friedrich Merz’e yönelik sert yanıt ise, Moskova’nın Berlin’e bakışındaki derin kırılmayı gözler önüne seriyor. Peskov’un “Bu, Almanya’nın kendisine zarar veriyor” sözleri, Rusya’nın Almanya’yı hâlâ eski enerji ilişkileri üzerinden ikna edilebilecek bir ülke olarak gördüğünü, ancak bu beklentinin artık geçerliliğini yitirdiğini kabul etmek zorunda kaldığını gösteriyor. Yine de Kremlin Sözcüsü’nün “Rusya’nın Almanya ile ilişkilerin tamamen kesilmesinden yana olmadığı” yönündeki açıklaması, Moskova’nın köprüleri tamamen atmaya niyetli olmadığının da bir işareti. Bu, ileride olası bir normalleşme sürecine zemin hazırlama çabası olarak da okunabilir.

Tüm bu gelişmeler, Ukrayna savaşının diplomatik cephesinde yeni bir evreye girildiğini gösteriyor. Artık müzakereler yalnızca Washington ve Moskova arasında yürütülmüyor; Avrupa başkentleri de sürecin bir parçası olmak için ısrar ediyor. Ancak Moskova’nın bu ısrarı “süreci zorlaştırma” olarak nitelendirmesi, önümüzdeki dönemde transatlantik ittifak ile Kremlin arasında yeni bir gerilim hattının oluşacağına işaret ediyor.

Burada asıl sorulması gereken soru, Trump yönetiminin Avrupa’yı sürece dahil etme kararının ne kadar samimi olduğudur. Zira Washington’un, savaşın sona erdirilmesi konusunda Avrupa’nın desteğine ihtiyaç duyduğu açık. Ancak bu destek, Avrupa’nın kendi güvenlik mimarisini yeniden inşa etme çabalarıyla çelişebilir. Almanya’nın son dönemde savunma harcamalarını artırma yönündeki adımları, Berlin’in artık yalnızca ABD’nin gölgesinde hareket etmeyeceğinin bir göstergesi. Bu durum, Moskova’nın işini daha da zorlaştırıyor. Zira Kremlin, bir zamanlar Avrupa’yı bölünmüş ve zayıf bir aktör olarak görüyordu. Bugün ise Avrupa, kendi içinde farklı görüşlere sahip olsa da, Ukrayna konusunda ortak bir duruş sergileme eğiliminde.

Diplomatik kulislerde konuşulan bir diğer konu ise, Moskova’nın bu sert söylemine rağmen masadan kalkmadığı gerçeği. Peskov’un açıklamaları, ne kadar keskin olursa olsun, müzakerelerin kapısını tamamen kapatmıyor. Bu, savaşın üçüncü yılına girerken Rusya’nın da ekonomik ve askeri olarak bu çatışmayı sonsuza dek sürdüremeyeceğinin farkında olduğunu gösteriyor. Ancak Moskova, zayıf durumda olduğu bir masada oturmaktansa, kendi belirlediği bir zaman diliminde ve kendi koşullarında müzakere etmeyi tercih ediyor.

Önümüzdeki haftalar, hem cephe hattındaki gelişmeler hem de Washington ile Moskova arasındaki temasların yoğunluğu açısından kritik önemde. Trump’ın özel temsilcilerinin Kiev ziyaretinin ardından Moskova’ya geçip geçmeyecekleri, sürecin seyrine dair önemli bir ipucu verecektir. Ancak Peskov’un dünkü açıklamaları, Kremlin’in Avrupa’nın dahil olduğu herhangi bir formüle sıcak bakmadığını net biçimde ortaya koydu. Bu durumda, barışın tesisi için atılacak en gerçekçi adım, belki de tarafların birbirini dinleme kapasitesini artıracak alternatif diplomasi kanallarının devreye sokulması olacaktır. Zira görünen o ki, resmi diplomatik dil, tarafların birbirine söyleyecek sözünü tüketmiş durumda.

Toplam 15 defa okunmuştur.

Kerem Aydıner diğer yazıları:

YORUM YAZ

Guvenlik kodu
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.