Seçmenin İradesi ve Parti Değiştirmenin Ahlakı
Yerel siyasetin en sıradan görünen ama en çok konuşulması gereken meselelerinden biriyle karşı karşıyayız. Ataşehir Belediye Meclisi'nde CHP sıralarında görev yapan altı meclis üyesi, düzenlenen Yerel Gündemli Danışma Meclisi programında AKP saflarına katıldı. Oğuz Sarul, Sinan Emrah Yıldırım, Fatih Evliyaoğlu, Abdullah Aslan, Cengiz Kayayurt ve Mehmet Alver'in 2024 yerel seçimlerinde Ataşehir Belediye Meclis Üyeliğine seçildiği, ardından CHP'den istifa ederek AKP'ye geçtiği aktarılıyor. Haberde dikkat çeken bir ayrıntı daha var: Bu isimlerden Oğuz Sarul, Ataşehir Belediye Meclis üyeliğinin yanı sıra İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi'nde de görev yapıyor. Yani yaşanan hareketlilik yalnızca bir ilçenin sınırlarında kalmıyor; İBB Meclisi'ndeki siyasi tabloya da yansıyor.
Önce olguları net biçimde ayıralım. Doğrulanabilir olan şu: Altı isim, seçildikleri listeden istifa edip başka bir partinin saflarına katıldı. Bu geçiş, bir program çerçevesinde gerçekleşti. İçlerinden birinin İBB Meclisi üyeliği de bulunuyor. Buraya kadar olan kısım haberin somut çerçevesi. Geri kalan her şey — bu geçişin hangi pazarlıkların sonucu olduğu, kimin ne söz verdiği, sürecin ne kadar önceden planlandığı — şu an için doğrulanmış bilgi değil, yorum ve tahmin alanına giriyor. Bu ayrımı yapmadan yazmak, siyaseti magazinleştirmenin en kestirme yolu olur.
Asıl mesele şu: Bir meclis üyesi, seçildikten sonra partisinden istifa edip başka bir partinin saflarına geçtiğinde, sandıkta kendisine verilen oyla arasındaki bağ ne olur? Bu soru, yalnızca bugünün Ataşehir örneğine değil, Türkiye'de yıllardır süren bir tartışmaya işaret ediyor. Seçmen, oy verirken yalnızca bir ismi değil, o ismin temsil ettiği siyasi çizgiyi de seçiyor. Liste belli, parti belli, vaatler belli. Seçim bittiğinde ortaya çıkan tablo, seçmenin bilinçli bir tercihinin ürünü. Dolayısıyla seçildikten sonra parti değiştirmek, hukuki olarak mümkün olsa da, siyasi ahlak açısından ciddi bir sorgulamayı hak ediyor.
Bu noktada hemen bir itiraz gelebilir: Siyasi partiler değişir, insanlar fikir değiştirebilir, siyaset dinamik bir alandır. Doğru. Hiç kimse seçildiği gün verdiği her kararı sonsuza kadar savunmak zorunda değil. Ancak buradaki mesele fikir değiştirmek değil; temsil ilişkisinin ne olduğu. Bir meclis üyesi, seçildiği partiden ayrılıp başka bir partiye geçtiğinde, seçmenin kendisine verdiği vekâleti de yanında taşıdığını varsayıyor. Oysa o vekâlet, partinin programı ve seçim vaatleriyle birlikte verilmişti. Bu bağ koparıldığında, seçmenin iradesiyle temsilci arasında sessiz bir kopuş yaşanıyor. Kimse seçmene sormuyor: "Biz sizin adınıza başka bir yere geçiyoruz, onaylıyor musunuz?"
Bu tür geçişlerin sık yaşandığı bir ülkede, tartışmanın genellikle "hukuken mümkün mü" sorusuna sıkıştığını görüyoruz. Evet, hukuken mümkün. Ancak demokratik kurumların sağlığı yalnızca hukuki mümkünatla ölçülmez. Siyasetin meşruiyeti, seçmenle temsilci arasındaki güven ilişkisine dayanır. Bu ilişki zedelendiğinde, ortaya çıkan tablo şudur: Seçmen sandığa giderken bir tercih yapar, ancak o tercihin sonucu, seçim sonrası yapılan pazarlıklarla yeniden şekillenebilir. Bu, seçmenin kendi iradesinin ne kadar belirleyici olduğu sorusunu doğurur. Ve bu soru, yalnızca Ataşehir'de yaşananlarla sınırlı değil; Türkiye'de yerel siyasetin genel bir sorunu olarak karşımızda duruyor.
Peki bu tür durumlarda ne yapılabilir? Dünyanın birçok demokrasisinde, seçildikten sonra parti değiştiren milletvekili veya meclis üyesinin görevini kaybetmesi ya da en azından seçmenin onayına yeniden başvurması gibi mekanizmalar tartışılıyor. Türkiye'de de zaman zaman gündeme gelen bu tür öneriler, genellikle "milletvekili dokunulmazlığı" ve "temsil serbestliği" kavramları etrafında tartışılıyor. Ancak mesele, temsilcinin bağımsızlığı ile seçmenin iradesi arasındaki dengeyi kurmakla ilgili. Bir yanda temsilcinin vicdani kanaatleriyle hareket etme özgürlüğü, diğer yanda seçmenin oy verirken belirlediği siyasi tercihin korunması. Bu iki değer çatıştığında, çözüm genellikle seçmenin lehine değil, siyasi partilerin lehine kuruluyor.
Ataşehir örneğinde dikkat çeken bir başka nokta, geçişin bir "danışma meclisi" programında gerçekleşmesi. Bu tür programlar, siyasi partilerin yerel düzeyde örgütlenme ve genişleme stratejilerinin bir parçası olarak görülebilir. Ancak burada sorulması gereken soru şu: Bu tür geçişler, yerel siyasetin dinamiklerini nasıl etkiliyor? Bir ilçede meclis çoğunluğunun el değiştirmesi, belediye hizmetlerinin önceliklerini, bütçe kararlarını ve yerel yönetim pratiklerini doğrudan etkileyebilir. Seçmen, sandıkta bir belediye başkanı ve meclis çoğunluğu seçerken, belirli bir hizmet anlayışını da onaylamış olur. Bu anlayışın, seçim sonrası yapılan geçişlerle değişmesi, yerel demokrasinin işleyişi açısından üzerinde durulması gereken bir konu.
İBB Meclisi'ne uzanan boyutu ise meseleyi daha da genişletiyor. İstanbul gibi bir metropolde, meclis aritmetiğindeki her değişim, kentin yönetiminde söz sahibi olan dengeleri etkiler. Oğuz Sarul'un hem Ataşehir hem de İBB Meclisi'ndeki konumu, bu geçişin yalnızca bir ilçe meselesi olmadığını gösteriyor. İBB Meclisi'nde yaşanan her değişim, ulaşımdan altyapıya, kentsel dönüşümden çevre düzenlemelerine kadar geniş bir yelpazede karar alma süreçlerine yansır. Bu nedenle, Ataşehir'deki altı ismin geçişi, İstanbul ölçeğinde de takip edilmesi gereken bir gelişme.
Ancak tüm bu değerlendirmelerin ötesinde, asıl konuşulması gereken şey, siyasetin seçmenle kurduğu ilişkinin niteliği. Seçim dönemlerinde verilen vaatler, yapılan konuşmalar, dağıtılan broşürler... Tüm bunlar, seçmenle bir tür sözleşme anlamına gelir. Bu sözleşme, seçim sonrası dönemde de geçerliliğini korumalı. Aksi halde, seçmenin sandığa gitmesinin anlamı ne olur? Her seçim sonrası yeni pazarlıklar, yeni geçişler, yeni denklemler... Bu döngü, seçmenin siyasete olan güvenini aşındırır. Ve güven aşındığında, demokrasi de aşınır.
Bu noktada, partilere de seçmene de belirli sorumluluklar düşüyor. Partiler, seçim listelerini oluştururken yalnızca popüler isimleri değil, o siyasi çizgiyi gerçekten temsil edecek kişileri belirlemeli. Seçmen ise, oy verirken yalnızca isme değil, o ismin arkasındaki siyasi programa ve partiye de dikkat etmeli. Ancak en önemlisi, seçim sonrası yaşanan geçişlerin şeffaf biçimde tartışılması. Kim, neden, hangi gerekçeyle partisinden ayrıldı? Bu soruların yanıtları, kamuoyu tarafından bilinmeli. Siyaset, kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklarla değil, açık tartışmalarla yürütülmeli.
Ataşehir'de yaşanan gelişme, belki de bize şunu hatırlatıyor: Demokrasi, yalnızca seçim günü sandığa gitmekle değil, seçim sonrası süreçlerde de seçmenin iradesine saygı duymakla ilgili. Bu saygı gösterilmediğinde, ortaya çıkan tablo, seçmenin kendini temsil edilmiş hissetmemesi olur. Ve temsil edilmeyen bir seçmen, bir süre sonra sandığa gitmeyi de anlamsız bulmaya başlar. Bu, hepimizin sorunu. Çünkü demokrasi, yalnızca seçilenlerin değil, seçenlerin de sahip çıkması gereken bir sistem. Ataşehir'deki altı ismin geçişi, bu sahip çıkma meselesinin ne kadar hayati olduğunu bir kez daha gösteriyor.









YORUM YAZ
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.