Nilay Karaca
Nilay Karaca - Gündelik Hayat

İspanya'daki tren kazası: Bir sabah, iki tren ve sayılarla büyüyen bir acı

Sabahın sekiz elli dördü. Birçok insan için sıradan bir çarşamba saati. Kimi işine yetişmeye çalışıyor, kimi sevdiğine kavuşmak için yola çıkmış, kimi de sadece pencereden dışarıyı izliyor. Sonra bir anda, hayatların çizgisi değişiyor. İspanya'da, Madrid ile ülkenin güneyindeki Endülüs bölgesini birbirine bağlayan hatta iki yüksek hızlı tren çarpışıyor. Toledo kenti yakınlarında, Los Yébenes mevkisinde meydana gelen bu kazayı okuduğumda ilk düşündüğüm şey şu oldu: Ne kadar tanıdık bir sabah, ne kadar tanıdık bir telaş... Ve ne kadar kırılgan bir hayat.

Haberlere yansıyan bilgilere göre kazaya, devlet şirketi Renfe'ye ait, Madrid'den Sevilla'ya hareket eden bir tren ile İtalyan şirketi Iryo'ya ait, ters yönde seyreden bir tren karışmış. Renfe'ye ait trenin sabah saat 08.00'de Madrid'den yola çıktığı, Iryo treninin ise kuzeye doğru ilerlediği belirtiliyor. Çarpışmanın ardından Iryo trenine ait iki vagonun raydan çıktığı ve bir yamaçtan aşağı yuvarlandığı aktarılıyor. Şimdi bu cümleyi bir kez daha okuyun. "İki vagon raydan çıktı ve yamaçtan aşağı yuvarlandı." Bunu bir haber cümlesi olarak değil de, içinde insan olan bir cümle olarak okuduğunuzda ne hissediyorsunuz? Benim aklıma ilk gelen, o vagonların içindeki insanların son birkaç saniyede ne düşündüğü oluyor. Bilim insanları böyle anlarda insanın hayatının film şeridi gibi gözünün önünden geçtiğini söyler. Doğru mudur, bilemem. Ama o saniyelerin ne kadar uzun olabileceğini tahmin edebiliyorum.

Sayılara gelince... Burada bir şeyi açıkça söylemem gerekiyor: İlk gelen haberlerde ölü sayısıyla ilgili farklı rakamlar dolaştı. Kimi kaynaklar "en az 10 kişi" derken, kimi kaynaklar "en az 39 kişi" ifadesini kullandı. Aynı gün, aynı saatlerde, aynı olay için birbirinden bu kadar farklı sayıların telaffuz edilmesi, aslında kriz anlarındaki bilgi akışının ne kadar karmaşık olduğunu gösteriyor. Yaralı sayısı konusunda da resmi haber ajansına dayandırılan bir haberde 150 rakamı geçiyor. Bu tür anlarda sayılar sürekli değişir, çünkü bilgi hızla akar ama her zaman aynı netlikte değil. Benim için önemli olan, rakamların yarışı değil; o rakamların her birinin arkasında bir isim, bir aile, bir hayat olduğu gerçeği.

Kazanın bir başka boyutu daha var ki, insanın içini burkuyor. Haberlere yansıdığına göre, bu olay Endülüs'ün Adamuz kasabası yakınlarında iki yüksek hızlı trenin çarpışması sonucu 46 kişinin hayatını kaybettiği kazanın üzerinden dokuz aydan az bir süre sonra meydana geldi. Dokuz ay... Bir bebeğin dünyaya gelmesi için gereken süre kadar. Ya da bir yaranın kabuk bağlaması için... Ama böyle bir yaranın kabuk bağlaması mümkün mü? Aynı hat, benzer bir korku, yeniden yaşanan bir acı. İnsan ister istemez soruyor: Bir kaza olduktan sonra ne değişir? Hangi dersler alınır? Hangi önlemler hayata geçirilir? Ve en önemlisi, bu soruları sormak için illa yeni bir acı mı yaşanması gerekir?

İspanyol basınına yansıyan iddialara göre kazanın insan hatasına işaret ettiği ileri sürülüyor. Renfe'ye ait trenin, hattaki trafikle ilgili bir sorun nedeniyle birkaç dakika önce durduğu ve hızını azalttığı, çarpışmanın da bu sırada, arkadan çarpma şeklinde gerçekleştiği belirtiliyor. Tabii ki bu bilgilerin henüz resmi bir soruşturmayla kesinleşmediğini unutmamak gerek. Ama şu soruyu sormadan edemiyorum: Bir tren neden durur? Bir arıza, bir trafik sorunu, bir sinyal hatası... Ve o durduğunda, arkasından gelen tren bunu neden fark edemez? Bu soruların cevabı belki aylar sürecek bir incelemenin sonunda ortaya çıkacak. Ama o cevaplar ne olursa olsun, hayatını kaybedenleri geri getirmeyecek.

Kaza haberini okurken bir ayrıntı takıldı aklıma: Toledo yakınlarındaki Urda kasabasının Belediye Başkanı Manuel Galan, acil yardım birimlerinin kendisinden yaralıların ağırlanabilmesi için bir spor salonunu hazır hale getirmesini istediğini açıklamış. Bir spor salonu... Normalde maçların yapıldığı, çocukların koştuğu, gençlerin ter attığı bir yer. O gün ise sedyelerin, battaniyelerin, sağlık ekiplerinin ve belki de hayatının en zor saatini yaşayan insanların buluştuğu bir alan. İşte hayat böyle bir şey. Bir gün spor salonunda maç izlerken, ertesi gün aynı salonda bir felaketin yaralarını sarmaya çalışıyorsunuz.

Bir de siyasi yankısı var bu kazanın. Haberlere göre 29 Kasım'daki erken genel seçim için kampanya yürüten Başbakan Pedro Sanchez, bazı bakanlar ve muhalefetteki siyasi partilerin liderleri kaza nedeniyle sabahki programlarını iptal etmiş ve bölgeye gidecekleri açıklanmış. Burada bir parantez açmak istiyorum: Siyaset, bazen en çok acı anlarında kendini gösterir. Kimi zaman bir liderin bir felaket bölgesine gitmesi, oradaki insanlara "yalnız değilsiniz" mesajı vermek anlamına gelir. Kimi zaman da bu ziyaretler, "acaba bu bir PR hamlesi mi?" sorusunu akla getirir. Ben ikinci ihtimali düşünmek istemiyorum. Çünkü bir tren kazasının olduğu yerde, önce insan vardır. Önce acı vardır. Önce kaybedilen hayatlar vardır.

Peki biz, bu haberleri okuyan bizler, ne yapıyoruz? Çoğumuz bir iç çekip sayfayı kaydırıyoruz. Belki birkaç saniye durup "Allah rahmet eylesin" diyoruz. Belki de "Ne kadar kötü" deyip gündelik hayatımıza dönüyoruz. Ama şunu düşünmeden edemiyorum: O trenlerdeki insanlar da bizim gibiydi. Bir iş görüşmesine gidiyorlardı belki. Bir hasta ziyaretine. Bir çocuğunun mezuniyet törenine. Bir arkadaşının düğününe. Ya da sadece eve dönüyorlardı. Ve hayat, onlar için o sabah, planladıkları gibi devam etmedi.

Uzun zamandır şunu düşünüyorum: Biz insanlar, hayatın ne kadar kırılgan olduğunu ancak böyle büyük acılar yaşandığında hatırlıyoruz. Oysa her sabah uyandığımızda, her trene bindiğimizde, her yola çıktığımızda bu kırılganlığı taşıyoruz. Sadece farkında değiliz. Belki de farkında olmamak, hayata devam edebilmemiz için bir tür koruma kalkanı. Ama o kalkan bazen çok ani düşüyor.

Şimdi İspanya'da bir yerde, bir aile bir telefon bekliyor. Belki de o telefon hiç çalmayacak. Bir çocuk, annesinin akşam eve döneceğine dair verdiği sözü hatırlıyor. Bir adam, sabah kapıdan çıkan eşinin son kez arkasından bakışını düşünüyor. Ve bir ülke, yine aynı soruyla sarsılıyor: Neden? Neden yine? Neden hâlâ?

Benim bu yazıda verecek bir cevabım yok. Belki de bu yazı, cevapsız soruların yazısı. Ama biliyorum ki, bazen bir felaketi anlatırken en dürüst şey, "bilmiyorum" diyebilmek. Neden olduğunu bilmiyoruz. Kaç kişinin hayatını kaybettiğini kesin olarak bilmiyoruz. Soruşturmanın neyi ortaya çıkaracağını bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var: Bir sabah, iki tren çarpıştı ve bununla birlikte sayısız hayat değişti. Kimi sonsuza dek, kimi de geri dönüşü olmayan bir şekilde.

Belki de bu tür haberlerin bize hatırlatması gereken şey şu: Hayat, planladığımız gibi gitmeyebilir. Ve bu, her an olabilir. O yüzden belki de bugün, sevdiğimiz birine "seni seviyorum" demek için, bir arkadaşımızı aramak için, bir özrü dilemek için, bir teşekkürü esirgememek için son fırsatımız olabilir. Kim bilir? Kimse bilmiyor. Ama İspanya'daki o iki trenin içindeki insanlar da bilmiyordu. Ve belki de en çok bu yüzden, bu haber içimi burkuyor.

Toledo'nun o sabahki sessizliğinde, bir spor salonunda hazırlanan sedyelerde, bir kasaba meydanında toplanan insanlarda ve bir ülkenin ekranlarına yansıyan o acı haberde, hepimizin payına düşen bir şey var: Hatırlamak. Unutmamak. Ve bir daha olmaması için sormaya devam etmek. Çünkü bazen en büyük saygı, sormaktır. En büyük anma, unutmamaktır. Ve en büyük ders, tekrar etmemektir.

Toplam 21 defa okunmuştur.

Nilay Karaca diğer yazıları:

YORUM YAZ

Guvenlik kodu
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.