Nilay Karaca
Nilay Karaca - Gündelik Hayat

Gökçek’in ‘Çocuklara soracağım’ dediği milyonluk sorular ve bir dönemin kapanışı

Bir zamanlar Ankara’nın kaderini tek başına yazan, kürsülerden “Alman uşağı” diye bağıran, herkesi birilerinin ajanı olmakla suçlayan bir adam düşünün. Şimdi o adam, oğlu ve gelininin Almanya’da 18 dairelik bir bina aldığını, üstüne bir de alışveriş merkezi için 8,5 milyon euroluk anlaşma imzaladığını duyunca ne yapıyor biliyor musunuz? “Çocuklara soracağım” diyor. Ve ekliyor: “Hiçbir bilgim yok.”

Bu satırları okurken içinizden gülüyor musunuz yoksa hüzünleniyor musunuz bilmiyorum. Ama ben, bu diyaloğu okurken insanın içini acıtan bir şeyler hissettim. Yıllarca her sabah ekranlarda, her akşam gazetelerin manşetlerinde gördüğümüz o koca figür, şimdi kendi ailesinin milyonlarca euroluk yatırımından habersiz bir baba profili çiziyor. Ya da öyle görünmeyi tercih ediyor.

Gazeteci İsmail Saymaz’ın Melih Gökçek’e yönelttiği sorular, aslında sadece bir iddianame değil. Bu sorular, bir dönemin kapanışının da özeti gibi. Hani derler ya, “İktidarın gölgesi bile uzunken” diye. İşte o gölgeler, şimdi Düsseldorf sokaklarına düşüyor. Ve o sokaklarda, bir zamanlar “vatan haini” ilan edilenlerin oturum izni alabilmek için sıraya girdiği bir tablo var.

Saymaz’ın “Neyle suçlandığınızı biliyor musunuz?” sorusuna Gökçek’in verdiği cevap, bir siyasetçinin değil de sanki hiç ilgisi olmayan bir vatandaşın cevabı gibi: “Gittiğim zaman öğreneceğim. Ne soracaklarsa cevap vereceğim, hiçbir bilgim yok.”

Hiçbir bilgisi yok. 16 yıl boyunca Türkiye’nin başkentini yöneten, her kaldırım taşına, her metro hattına, her projeye adını yazan bir adamın, kendi oğlunun Almanya’daki milyonluk yatırımından haberi yok. Olabilir mi? Belki olabilir. Aileler bazen birbirinden gizli işler çevirebilir. Ama bu kadar büyük bir yatırım, bu kadar organize bir iş, bir babanın hiç mi haberi olmaz? İşte bu soru, sadece Gökçek’in değil, hepimizin kafasını kurcalıyor.

“Hayatım boyunca 1 lira yurtdışına havalem yoktur” diyor Gökçek. Belki doğrudur, belki değil. Ama burada asıl sorgulanması gereken, bu transferin kim tarafından yapıldığı değil, nasıl yapıldığı. Bir belediye başkanının oğlu ve gelini, nasıl oluyor da Düsseldorf’ta 4,5 milyon euroluk bir binayı, üstüne 8,5 milyon euroluk bir alışveriş merkezini alabiliyor? Bu paralar nereden geldi? Hangi işlerden kazanıldı?

Gökçek’in bu sorulara cevabı yine aynı: “Kaç mülk satıldığını ben bilmiyorum. Bana söylemediler, benim bir bilgim yok.”

Ne kadar da tanıdık bir cümle değil mi? Türkiye’de son yıllarda o kadar çok duyduk ki bu cümleyi. “Bilmiyorum”, “haberim yok”, “bana söylemediler”. Sanki herkesin birbirinden habersiz yaşadığı, herkesin kendi köşesinde kendi işini çevirdiği bir ülke burası. Ve bu ülkede hiç kimse, hiçbir şeyden sorumlu değil.

Ama asıl mesele, Saymaz’ın son sorusunda saklı. O soru, belki de Gökçek’in bugüne kadar duyduğu en zor soru: “AK Parti Gökçekleri acaba gözden çıkardı mı?”

Gökçek’in cevabı ise hem kendine hem de partisine bir gönderme içeriyor: “Adalet herkese adalet. Gökçek’lere de adalet, İsmail Saymaz’a da adalet. Bakın ben ağlıyor muyum?”

“Bakın ben ağlıyor muyum?” Bu cümle, belki de Gökçek’in içinde bulunduğu durumu özetliyor. Yıllarca kendisine biat eden, kendisini baş tacı eden bir partinin, şimdi kendisini ve ailesini yalnız bıraktığını hissetmenin acısı var bu cümlede. Ama aynı zamanda bir meydan okuma da var. “Ben yıkılmadım, ayaktayım, hâlâ buradayım” der gibi.

Oysa ne kadar da yalnız görünüyor şimdi. Bir zamanlar miting meydanlarında binlerce kişiye seslenen o güçlü adam, şimdi bir gazetecinin karşısında, oğlunun Almanya’daki işlerinden habersiz bir baba olarak oturuyor. Ve “çocuklara soracağım” diyor. Sanki her şey çok normalmiş gibi.

Bu tablo, aslında Türkiye siyasetinin son yıllarda geçirdiği dönüşümün de bir özeti. Bir zamanların güçlü isimleri, şimdi ya sessizce köşelerine çekiliyor ya da kendilerini savunmak zorunda kalıyor. Ve bu savunmaların en zoru, kendi ailelerinin işleriyle ilgili sorulara cevap vermek oluyor.

Gökçek’in “Almanya’ya hiç çıkmadım, ülkemden ayrılmadım” sözleri de ayrı bir ironi. Yıllarca “Almancı” diye, “gurbetçi” diye küçümsediği insanların yaşadığı o ülkeye, şimdi kendi oğlu yerleşmiş durumda. Ve o, “çocuklar ticaret yapmayı düşünüyorlar” diyerek bu durumu normalleştirmeye çalışıyor.

Peki, gerçekten normal mi? Bir ülkenin başkentini 16 yıl yönetmiş bir ailenin, bu kadar kısa sürede bu kadar büyük yatırımlar yapabilmesi normal mi? Bu sorunun cevabını hep birlikte bekleyip göreceğiz. Ama şimdilik ortada bir gerçek var: Gökçek ailesinin Almanya macerası, sadece bir mal varlığı meselesi değil. Bu, aynı zamanda bir dönemin nasıl kapandığının, bir siyasi geleneğin nasıl dönüştüğünün de hikayesi.

Ve ben bu hikayeyi okurken, Gökçek’in o son sorusunu düşünüyorum: “Bakın ben ağlıyor muyum?” Belki ağlamıyordur. Ama eminim ki içinden bir şeyler kopuyordur. Çünkü hiçbir siyasetçi, bu şekilde, bu kadar sessiz sedasız sahneden çekilmek istemez. Hele ki kendi oğlunun gölgesinde, bir gazetecinin karşısında hesap vermek zorunda kalarak değil.

Bu ülkede çok şey değişti. Ve değişmeye de devam ediyor. Kim bilir, belki bir gün Gökçek de “çocuklara sorduğunda” bambaşka cevaplar alacak. Ama o zamana kadar, bu sorular havada asılı kalacak. Ve bizler de, bu soruların cevaplarını merakla beklemeye devam edeceğiz.

Toplam 22 defa okunmuştur.

Nilay Karaca diğer yazıları:

YORUM YAZ

Guvenlik kodu
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.