Ripley’in sırdaşları
Yetenekli Bay Ripley, ilk kez 1955’te yayımlanan, Patricia Highsmith’in bir romanıdır. Roman pek çok defa filme uyarlandı. En eskisinde Alain Delon arzı endam etmekte olup, bizim nesil onu daha ziyade Matt Damon versiyonuyla hatırlar. Ben o filme, belki yönetmeni Anthony Minghella’nın tarzını da çok sevemediğimden, pek bayılmam. Son çıkan Netflix dizisini ise daha ziyade beğenmiş olmakla, kitabı da okumadığımdan, hikayenin bu dizideki versiyonunu baz alacağım.
Dikkat: Spoiler!
Tom Ripley New York’ta yaşayan profesyonel bir düzenbazdır. Richard Greenleaf isimli zengin çocuğunun babasının oğlunu aradığını, onu geri getirmek istediğini öğrenir. Bu milyoner beyefendiyi, kendisinin oğlunun yakın bir arkadaşı olduğuna ikna eder ve ‘dostunu’ bulmak için İtalya’ya gider. Başta Richard, sevgilisi Marge’ın ikazlarına rağmen bu adamdan etkilenir ve arkadaş olurlar, ama sonra Richard, Tom’un ne mal olduğunu anlar ve büyük bir hata yaparak, balık tutarken, denizin derinlerinde bir kayıkta ona hayatından çıkmasını söyler. Ripley büyük bir soğukkanlılıkla Richard’ı öldürür, cesedi taşa bağlayıp suya atar ve bundan böyle öldürdüğü adamın yerine geçer, Richard Greenleaf olur.
Roma, Sicilya ve Venedik arasında mekik dokuyarak, bir anlamda işlediği suçu yerelden ulusal düzeye taşır. Öyle ki Roma’da Richard’ın arkadaşı Freddie onun foyasını öğrendiğinde onu da öldürür. Hiçbir suç kusursuz olmamakla, Freddie’nin cesedi bulunur, Ripley kayıp olarak kaydedilir ve tüm bu suçların en muhtemel zanlısı bir anda Greenleaf haline gelir. Tom kimlik değiştirse de suçları ona iştirak etmektedir.
Richard’ın sevgilisi de işin içine dahil olur ve Ripley’den hazzetmemesi, onu da şüpheli hâline getirir. Birisi muhtemelen Ripley’i öldürmüştür, Greenleaf mi, nişanlısı mı? Bu ikili neyin peşinde? Neden sevgili olmalarına rağmen ayrı yaşıyorlar? Tüm bu sorular İtalyan müfettiş Pietro Ravini’nin kafasını meşgul etmektedir. O bu sorularla boğuşurken, Marge olanlara akıl sır erdiremez ve sevgilisinin nerede olduğunu merak ederken, hakikati sadece Ripley ve onun sırdaşları olan biz seyirciler bilmekteyizdir.
Hitchcock ve Tarantino gibi yönetmenler, günümüz film ve dizilerindeki epey yaygın ‘ters köşe’ tuzağının aksine, seyircinin hikâyeye ortak edilmesinin gerilimin asıl kaynağı olduğuna inanırlar. Seyirci karakterlerden daha fazla şey bilmeli, onların cehaletine acımalıdır. Ripley hikâyesinde de benzer bir durum vardır. Ripley ortaya darmaduman bir yapboz atmış, kırk akıllı onu itmam etmeye çalışmaktadır. Gerçeğin farkında olan biz seyirciler de, onların bu yapbozu çözüp çözemeyeceklerini merak etmekteyizdir. Ortada bir oyun vardır, ama bize değil, onlara oynanmaktadır. Biz hakikati bilen taraftayızdır ve bilmeyenlerin çırpınışını izlerken, hem onların çaresizliğiyle, hem de hepsini bir ipte oynatan Ripley ile empati kurmaktayızdır.
Öte yandan Ripley de bizden az şey bilmektedir. Zira ‘rakiplerinin’ yapbozun neresinde olduğunu bilmesi mümkün değildir, bu bilgi de yine biz seyircilerle paylaşılmaktadır. Böylelikle seyirci hem müfettiş Ravini’den, hem Marge’dan hem de Greenleaf kılıklı Ripley’den her zaman birkaç adım öndedir. Ancak sonunu bilmemek, kimin galebe çalacağını tahmin etmeye çalışmak, bizi bir yandan maç izler gibi hissettirmektedir.
Ezcümle Ripley, gerilim türünün fevkalade bir örneğidir, dizi için seçilen mekânlar, şarkılar ve muhteşem siyah-beyaz sinematografisi de cabası olmakla, naçizane bu hakir tarafından bu yazıyı okuyanlara tavsiye olunur.









YORUM YAZ
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.