Madam’ın hikayesi
stanbul’un eski bir mahallesinde ahşap bir ev. Bir kadın merdivenleri çıkıyor, birkaç saniye sessizliğin ardından elindeki tepsiyi düşürdüğünü anladığımız bir ses ve “Madam ölmüş!” feryadı. Bir son nefesin verildiğini öğrenmemizle başlıyor, Ferzan Özpetek’in “Hamam” filminin hikayesi.
Dikkat: Spoiler!
Hamam, Özpetek’in ilk uzun metrajı, onun çıkış filmi. Yönetmen, bu filmi çok sınırlı imkanlarla, oyuncuların ve set çalışanlarının yemeklerini annesinin yaptığı bir darlık içinde çektiğini söylüyor. Bundan sonra nice hit filme imza atacak bir rejisörün hikayesi de bu bakımdan aynı son nefesle başlamış oluyor.
Peki kimdir bu ölen madam? 1940larda İtalya’dan İstanbul’a taşınmış ve bu şehrin büyüsüne kapılıp bir daha onu terk edememiş bir İstanbul bağımlısı, sarhoşudur. Burada bir hamam açmış, onu senelerce işletmiş, hizmetindeki öz be öz Türk aileye İtalyanca öğretmiş, iki cihan aresinde bir Romalı, Rumî kültür inşa etmiştir Roma’nın ikinci başkentinde. Kaybolmuş emperyal dünyayı küçücük bir ahşap eve ve onun altındaki ‘bagno turco’ya sığdırmıştır.
Romalı Francesco’nun hikayesi de işte bu noktada başlar. İstanbul’a teyzesinden yani müteveffa madamdan kalan evi ve hamamı satmaya gelen Francesco, teyzesinin kapıldığı büyüye kapılacak, eskinin Asitane-i Saadet’inin dar sokaklarından çıkamayacaktır. Hamam onu esir alır. Sadece hamamı değil, teyzesinin ahşap evinin bozuk İtalyanca’sıyla onu Türk misafirperverliğine boğan sakinlerini de, mahalleyi de terk edemez. Buraya zincirlenir.
Beri yandan İstanbul, madam’ın ve yeğeninin sihirli kenti, adeta kendi büyüsüni bozmaya yazgılıdır. Mahalleyi tekmil satın alıp rezidansa dönüştürmeye niyetli kapitalist fırsatçılar, Francesco’yu tabiricaizse şehit ederler. Ama tam da bu noktada bunun, aslında onun değil, karısı Marta’nın hikayesi olduğunu anlarız. Marta madamın gerçek mirasçısı olacak, onun tutacağıyla sigarasını içerek İstanbul’un, vaktiyle madamı da melankoliye sürükleyen gri sonbahar manzarasına bakarken film sona erecektir.
Bu filme ‘oryantalist’ diye burun kıvıran insanlar vardır ki onlar, Özpetek’in dünyasındaki ‘Müslüman Roma’yı anlayamamış kişilerdir. İstanbul evet, batılı muhayyilesinde oryantaldir, zira doğu Roma’nın yani Bizans’ın başkentidir. Osmanlı’da Türkleşerek ve İslamlaşarak, Tanzimat’tan itibaren ise batılılaşarak devam eden çehresini bu müdahalelerden hiçbiri bozamamış, hepsi ona teslim olmuştur.
Cumhuriyet, İstanbul’un rütbesini başkentlikten vilayetliğe tenzil edince bile, eskinin kalıntıları içinde daha hüzünlü, ama hala eski ruhunu koruyan bir İstanbul’dur madamın aklını başından alan. Ayni şehri 1963 yapımı L’Immortelle ve 1966 yapımı Ah Güzel İstanbul filmlerinde de görebiliriz. Ama bu şehir, bilhassa 80lerden itibaren, hızla kapitalistleşip bir rant alanına dönüşerek, Anadolu’daki nüfus fazlasının yığınağı haline gelmiş, bu son dalgaya karşı koyamayarak kimliğini kaybetmiştir. Özpetek’in filmi sadece madam’a değil, eski İstanbul’a, Dersaadet’e, Kostantiniye’ye bir ağıt, bir mersiyedir.









YORUM YAZ
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.