Geçmiş zaman olur ki…
Tiyatro, kendi kendini anlatmaya, kendine dair sorular sormaya epey meyilli bir janrdır. Öyle ki sadece yazarı William Shakespeare’in değil, belki tüm tiyatro tarihinin en meşhur piyesi olan Hamlet, içerisinde ‘oyun içinde oyun’ konseptini barındırır. Türk tiyatrosu da kendine ayna tutma ile nostalji arasındaki gidiş gelişten azade değildir.
Geçmiş Zaman Olur Ki dizisi 1980’lerin ‘eski TRT’sinde yayınlanan, Erol Günaydin, Sibel Egemen, Suna Pekuysal, Zihni Göktay gibi önemli oyuncuların arz-ı endam ettiği bir mini-dizi olup, Kavuklu Hasan Efendi’nin hayatını anlatmaktadır. Osmanlı’nın ve Direklerarası’nın, geleneksel Türk tiyatrosunun son demlerini izleriz burada ve yitip giden mazinin ardından bön bön, hafif ıslanmış gözlerle bakarız.
Doğrusu Türk tiyatrosu, öyle ya da böyle, geçmişine karşı vefa borcunu yansıtan eserlerle doludur. Haldun Taner’in Sersem Kocanın Kurnaz Karısı başta olmak üzere, bu hikâyenin nerede başladığını asla unutmamaya niyetli bir sanat dalımızın olması iftihar vericidir ve belki de her şeyin en yenisine meraklı, geçmişi ya yok sayan ya da bir kavga, bir horoz dövüşü arenası olarak gören umumi Türk ahalisine örnek teşkil etmesi gereken bir durumdur.
Tiyatromuzun bir diğer kıymetli ismi Haldun Dormen, her ne kadar Batılı janrları adapte etmekle şöhret yapmış bir bulvar tiyatrocusu olsa da, Anadolu’da oradan oraya turne yapan, “bayat ekmekleri iştahla yerken sucuğun kokusunu uzaktan duyan” çadır tiyatrocularının hikâyesini, kadim tiyatromuzun elementleriyle pek güzel harmanlayarak en büyük ve meşhur eseri olan *Hisseli Harikalar Kumpanyası’*nı vücuda getirdi. Onun bu eseri sayesinde 1800’lerin sonunda başlayan hikâyeyi, Türk tiyatrosunun hikâyesini 80’lere kadar uzatmak mümkün oluyor.
Oradan bugüne uzanınca, ahde vefa ederek kumpanyasına “Ortaoyuncular” adını veren Ferhan Şensoy’u anmamak olmaz. Fransız tiyatrosunun önemli isimleriyle çalışan, Magic Circus’ta çıraklık eden, Boris Vian hayranı Ferhan Şensoy veya Fernand Sansois, kelimelerle ve dille oyun hamuruyla oynar gibi oynayarak ortaya çıkardığı piyesleriyle bu seriyi tamamlıyor. Türk tiyatrosunun hikâyesini 2000’lere, bu hakirin de yaşadığım günlere kadar getiriyor.
Öyleyse insan, ister istemez kafasında kendi sesi Ajda Pekkan’inkine dönüşerek şunu soruyor: Ya Sonra? Bundan sonra ne olacak, elden ele dolaşan, törenlerle devrolunan kavuklar kadar, kavukluların hatırası da yaşayabilecek mi? Bizim neslimizden gelecek nesillere aktarılan kıssalar olmaya muvaffak olabilecekler mi?









YORUM YAZ
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.