Nilay Karaca
Nilay Karaca - Gündelik Hayat

O 15 saniyede ne oldu? Bir evliliğin en mahrem anı kamerada

Bazen bir haber okursunuz, gözünüz takılır kalır. Dün akşam sosyal medyada dolaşan o görüntüleri ben de gördüm. Kısa. Sadece on beş saniye. Ama o on beş saniye, bir insanın hayatının en ağır anını taşıyor içinde. Bir adam, şüphelendiği adrese gidiyor. Kapıyı açıyor. Karşısında eşi var. Ve yanında başka bir adam. Sonra ne mi oluyor? Cep telefonu çıkıyor, kamera açılıyor ve o an kaydediliyor. Kaydedilen şey sadece bir görüntü değil aslında. Bir yıkımın ilk saniyeleri.

Habere göre adam, eşinin davranışlarından şüphelenmiş. Yazışmalarını takip etmiş. Bu takip sonucunda kadının bulunduğu adresi belirlemiş ve oraya gitmiş. İçeri girdiğinde gördüğü manzara karşısında telefonunu çıkarıp kaydetmeye başlamış. Peki neden kaydetme ihtiyacı duyuyor bir insan? Bu soruyu kendime çok sordum. Çünkü o an, normalde kimsenin aklına kamera açmak gelmez. İnsan ya donar kalır ya bağırır ya da oradan kaçar. Ama kaydetmek... Kaydetmek başka bir şey. Belki kanıt istiyor. Belki kendine inanamıyor. Belki de o an, yaşadığı şeyin gerçek olduğunu bir yere kaydetmeden kabul edemiyor. İnsan bazen en çok acıtan gerçeği bile bir ekrandan izleyerek doğrulamaya çalışıyor. Bu, çağımızın tuhaf bir hâli değil mi?

Görüntülerde kadın, eşini karşısında görünce büyük bir şaşkınlık yaşıyor ve durumu açıklamaya çalışıyor. Adam ise dinlemiyor. Dinlemek istemiyor. Haklı mı? Belki. Ama dinlememek, o anın en kolay yolu. Çünkü dinlersen, karşındakinin sesini duyarsın. Duyarsan belki bir açıklama, belki bir yalan, belki de bir gerçekle yüzleşirsin. O an insanın en çok kaçtığı şey de bu: yüzleşmek. Bağırmak, çağırmak, kaydetmek... Bunların hepsi bir tür savunma. İnsanın kendini o acıdan koruma biçimi.

"KİM BU ADAM?"

Karısına "Kim bu adam kim?" diye soruyor. Sonra diğer erkeğe dönüp "Kimsin oğlum?" diye çıkışıyor. Bu iki soru, aslında iki farklı acıyı taşıyor. Birincisi, "Kim bu adam?" Yani: Benim yerimi kim aldı? Benim hayatımda kim var şimdi? İkincisi ise: Sen kimsin? Yani: Sen benim karşıma nasıl çıktın? Sen hangi hakla? İki soru, iki yara. Ve ikisinin de cevabı yok o an. Çünkü o an, cevap alınacak bir an değil. O an, sadece yıkımın anı.

Peki o on beş saniyeden sonra ne oldu? Bilmiyoruz. Haberde de yazıyor: Görüntülerin devamında ne yaşandığı öğrenilemedi. Taraflar arasında neler geçtiği, olayın nasıl devam ettiği bilinmiyor. İşte tam da burada durup düşünmek gerekiyor. Çünkü biz sadece on beş saniyeyi görüyoruz. Ama o insanların hayatları on beş saniyeden ibaret değil. Bir evlilik, bir ilişki, belki yıllar... Hepsi o on beş saniyeye sığdırılamaz. Ama sosyal medya tam da bunu yapıyor. Bir hayatı, bir anlık görüntüye indirgiyor. Sonra o görüntüyü milyonlarca insan izliyor, yorumluyor, yargılıyor. Kimse o insanların yerinde olmayı düşünmüyor. Sadece izliyor.

Ben şunu merak ediyorum: O görüntüleri paylaşan kim? Adam mı paylaştı, yoksa başka biri mi sızdırdı? Haberde "görüntüler sosyal medyada paylaşıldı" deniyor ama kimin paylaştığı yazmıyor. Belki adam kendisi paylaştı. Belki "beni bu hâle düşüren utansın" dedi. Belki de o anki öfkeyle, "herkes görsün" diye düşündü. Ama sonra ne oldu? Pişman oldu mu? O görüntüleri sildi mi, silemedi mi? Bunları bilmiyoruz. Sadece o anı görüyoruz. Ve o an, belki de o adamın hayatının en pişman olacağı an olarak kalacak.

Bir de kadının tarafı var. O an ne hissetti? Şaşkınlık yaşadığı söyleniyor. Ama şaşkınlığın ötesinde ne var? Utanç mı? Korku mu? Pişmanlık mı? Yoksa "sonunda ortaya çıktı" rahatlaması mı? Bunları bilemeyiz. Ama şunu biliyorum: O kadının hayatı da o on beş saniyede değişti. Belki işini kaybedecek, belki ailesiyle ilişkisi bitecek, belki yıllarca o görüntülerle anılacak. Sosyal medya affetmez. Bir kere yayıldı mı, artık o görüntü senin kimliğin olur. İnsanlar seni tanımaz ama o görüntüyü tanır. Bu ne kadar adil? Tartışılır.

Peki aldatmak... Bu kelimeyi bu kadar rahat kullanıyoruz ama altında ne var? Bir ilişkide neden bir insan başkasına yönelir? Bu sorunun tek bir cevabı yok. Bazen sevgisizlik, bazen ilgisizlik, bazen kendini kaybetmişlik, bazen de sadece bir hata. Ama ne olursa olsun, aldatmak bir seçim. Ve her seçimin bir bedeli var. O bedeli de en çok, o seçimi yapan öder. Ama bazen o bedeli, o seçimi hiç yapmamış insanlar da öder. Çocuklar öder. Aileler öder. O görüntüyü izleyen milyonlar... Onlar da bir şey öder mi? Belki vicdanları. Belki de hiçbir şey.

Ben bu haberi okurken şunu düşündüm: Biz neden başkalarının acısını izlemekten bu kadar hoşlanıyoruz? Neden bir evliliğin çöküşü, bir insanın yıkımı bu kadar ilgi çekiyor? Çünkü kendimizi iyi hissediyoruz. "Bak, benim başımda böyle bir şey yok" diyoruz. "Ben daha iyiyim" diyoruz. Ama aslında hepimiz aynı yerden geçiyoruz. Hepimiz sevmişiz, hepimiz aldanmışız, hepimiz birine güvenmişiz ve belki hepimiz bir gün o güveni sarsan bir şeyle karşılaşmışız. Sadece bazılarımızınki kameralara yansımamış. Bazılarımızınki sessizce yaşanmış. Bazılarımızınki sadece kendi içimizde kalmış.

O adamın yerinde olmak... Bunu düşünmek bile istemiyorum. Ama bir yandan da şunu biliyorum: O adam o an ne kadar öfkeli olsa da, o görüntüleri kaydetmek ona hiçbir şey kazandırmayacak. Belki bir anlık rahatlama. Belki "kanıtım var" duygusu. Ama sonra? Sonra o görüntülerle yaşamak zorunda kalacak. Her izlediğinde aynı acıyı tekrar tekrar yaşayacak. Ve belki de en kötüsü, o görüntüler yüzünden kendi hayatı da bir mahkeme salonuna dönecek. İnsanlar onu yargılayacak. "Neden kaydettin?" diyecekler. "Neden paylaştın?" diyecekler. "Sen de suçlusun" diyecekler. Belki haklılar. Belki değiller. Ama o adam, artık sadece aldatılan koca değil. Aynı zamanda o görüntüleri çeken adam olarak da hatırlanacak.

Bir de şu var: O görüntülerdeki diğer adam. Kim olduğunu bilmiyoruz. Ne iş yaptığını, ne düşündüğünü, o an ne hissettiğini... Sadece "kimsin oğlum?" sorusuna muhatap olduğunu biliyoruz. Peki o adam ne cevap verdi? Bilmiyoruz. Belki sustu. Belki kaçtı. Belki de o da bir şeyler söyledi. Ama o da o görüntülerin içinde kaldı. O da artık o on beş saniyeyle anılacak. Belki o da bir aile babası, belki o da birinin oğlu, belki o da birinin kocası. Ama o an, sadece "öteki adam" oldu. Ve o etiket, belki de hayatı boyunca peşini bırakmayacak.

Peki biz ne yapmalıyız? Bu tür görüntüleri izlemeli miyiz? Paylaşmalı mıyız? Yorum yapmalı mıyız? Bence en azından şunu yapmalıyız: İzlerken bir durup düşünmeliyiz. O insanların yerinde biz olabilirdik. O acıyı biz yaşayabilirdik. O görüntüler bizim olsaydı, ne hissederdik? Eğer bu soruyu sorabiliyorsak, belki biraz daha insaflı olabiliriz. Belki biraz daha az yargılarız. Belki biraz daha az izleriz. Belki de sadece geçeriz. Çünkü bazen en büyük iyilik, hiçbir şey yapmamaktır. Hiçbir şey söylememek, hiçbir yorum yapmamak, hiçbir yere paylaşmamak. Sadece geçip gitmek. Ve o insanları kendi hâllerine bırakmak.

Ama biz bunu yapamıyoruz, değil mi? Çünkü merak ediyoruz. Çünkü o on beş saniyenin devamını görmek istiyoruz. Çünkü "sonra ne oldu?" sorusu bizi kemiriyor. Ama belki de en doğrusu, o sorunun cevabını hiç öğrenmemek. Belki de o insanların hayatlarının geri kalanını, kendi hâllerine bırakmak. Çünkü onların hayatı bizim merakımızı tatmin etmek için yaşanmıyor. Onların acısı bizim eğlencemiz değil. Onların yıkımı bizim gündemimiz değil. Sadece bir insanın, bir kadının, bir erkeğin hayatı. Ve o hayat, bizim izlediğimiz on beş saniyeden çok daha fazlası.

Belki de bu yazıyı burada bitirmeliyim. Çünkü söylenecek çok şey var ama bazen susmak daha iyi. O insanların yerinde olmadığımızı kabul etmek, belki de en büyük erdem. Ve belki de en büyük ders: İzlemek kolay, anlamak zor. Yargılamak kolay, affetmek zor. Paylaşmak kolay, susmak zor. Ama bazen en zoru, en doğrusudur.

Toplam 16 defa okunmuştur.

Nilay Karaca diğer yazıları:

YORUM YAZ

Guvenlik kodu
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.