Baran Ersoy
Baran Ersoy - Politika

Çocuğun Canı Üzerinden Kurulan Bir Düzenek

Bir insanın çocuğunun canıyla tehdit edilmesi, hiçbir tartışmanın konusu olamaz. Bu, üzerinde fikir ayrılığı üretilecek bir mesele değil; doğrudan bir suçtur, doğrudan bir ahlaki çöküştür. Ama bu ülkede mesele burada bitmiyor. Çünkü Yemeksepeti'nin kurucusu ve eski sahibi iş insanı Nevzat Aydın'a yönelik tehdit, tek başına bir "mağduriyet haberi" değil; bir düzeneğin nasıl çalıştığını gösteren bir kesit.

Basına yansıyan bilgilere göre Aydın, 28 Ekim günü saat 18.00 sıralarında mesajlaşma uygulaması üzerinden +30 ülke kodlu, yani Yunanistan menşeli bir numaradan arandığını belirterek Beykoz İlçe Emniyet Müdürlüğü Asayiş Büro Amirliği'ne gidip suç duyurusunda bulundu. Kendisini kamuoyunda "Çirkinler" olarak bilinen organize suç örgütünün mensubu K.A. olarak tanıtan şahsın kendisinden 1 milyon euro, yani yaklaşık 37 milyon TL haraç istediğini; parayı vermemesi hâlinde çocuğunun öldürüleceği yönünde açık tehditler aldığını ifade etti. Bunlar Aydın'ın polise anlattıkları. Yani bir iddia ve bir şikâyet. Soruşturmanın selameti açısından bunu böyle okumak, hem hukukun hem de gazeteciliğin gereği.

Ama yazının asıl ağırlık merkezi burada değil. Aydın'ın ifadesindeki sıralama, dikkatli okunduğunda çok daha rahatsız edici bir tabloyu işaret ediyor. İş insanı, oğlunun 22 Ekim'de oynanan Trabzonspor-Beşiktaş karşılaşmasının seremonisine çıkmasının ardından "organize bir hedef göstermeye" maruz kaldığını söylüyor. Oğlunun seremoniye katılması karşılığında kulübe 100 milyon lira bağış yaptığı ya da ödeme gerçekleştirdiği yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını, bunların basına ve sosyal medyaya servis edildiğini belirtiyor. Ve tehditlerin tam da bu haberlerin yayılmasının hemen ardından geldiğini vurguluyor.

Burada durup düşünmek gerekiyor. Bir insan hakkında asılsız bir "100 milyon lira ödedi" haberi üretiliyor, bu haber dolaşıma sokuluyor, ardından o insanın çocuğu üzerinden 1 milyon euroluk bir tehdit geliyor. Bu zincirin tesadüf olduğunu söylemek için insanın epey saf olması lazım. Elbette bunu bir mahkeme kararı gibi sunmuyorum; elimizde Aydın'ın ifadesi var, soruşturma var, henüz ortada kesinleşmiş bir tespit yok. Ama bir köşe yazarının işi, resmî açıklamaları beklerken gözle görülür bağlantıları da görmezden gelmemektir. Burada görünen şu: Hedef gösterme, tehdidin altyapısı hâline gelmiş durumda.

"SEREMONİ HABERLERİNİN HEMEN ARDINDAN BAŞLADI"

Bu cümle, aslında bir hukuk devletinin neresinde durduğumuzu da özetliyor. Çünkü bir ülkede bir insanı hedef göstermek, ona zarar vermenin en ucuz, en risksiz, en "kurumsal" yolu hâline gelmişse, orada sorun sadece bir çete değildir. Sorun, hedef göstermenin bedelsizliğidir. Bir yalan haberin dolaşıma girmesi ile bir tehdit mesajının gelmesi arasındaki mesafe bu kadar kısaldıysa, o mesafeyi kısaltanların da hesap vermesi gerekir. Aydın, kendisini hedef gösteren söz konusu asılsız haberleri üreten ve yayan kişiler hakkındaki hukuki şikâyet haklarını saklı tuttuğunu ifade ediyor. Yerinde bir tavır. Ama bu hakkın gerçekten işleyip işlemeyeceği, asıl sınav.

Şimdi işin bir başka boyutuna bakalım. Bu ülkede organize suç örgütlerinin isimleri dolaşıma girdiğinde, "Çirkinler" gibi lakaplar haber başlıklarına taşındığında, kamuoyunda bir tür kanıksama oluşuyor. Sanki bunlar bir film senaryosunun parçalarıymış gibi. Oysa burada söz konusu olan, bir iş insanının telefonuna gelen ve çocuğunun ölümüyle tehdit eden gerçek bir mesaj. Yunanistan menşeli bir numara, kendini örgüt üyesi olarak tanıtan bir ses, 1 milyon euroluk bir talep. Bunların hiçbiri soyut değil. Ve bu tür olayların kamuoyuna yansıması, genellikle bir "sansasyon" olarak değil, bir "kamu güvenliği" meselesi olarak ele alınmalı. Ama ne yazık ki medyanın bir kısmı hâlâ ilk refleksiyle çalışıyor: Rakam büyükse haber büyük, tehdit çocuksa başlık daha da büyük.

Bu noktada bir şeyi açıkça söylemek istiyorum. Bir iş insanına yönelik haraç talebi, sadece o iş insanının sorunu değildir. Bugün Nevzat Aydın'a gelen tehdit, yarın başka bir girişimciye, başka bir aileye, başka bir çocuğa gidebilir. Bu tür yapıların hedef seçimi rastgele değildir; görünürlüğü yüksek, ekonomik kapasitesi bilinen, kamuoyunda tartışılan isimler üzerinden ilerler. Dolayısıyla bu olay, "zengin bir adamın başına gelen talihsizlik" diye okunamaz. Bu, organize suçun ekonomik hayata ve aile mahremiyetine nasıl sızdığının somut bir örneği olarak okunmalı.

Polisin tutumu da bu açıdan önemli. Aydın'ın şikâyeti üzerine Beykoz Asayiş Büro Amirliği ekiplerinin, yurt dışı kaynaklı numaranın ve "Çirkinler" suç örgütüyle bağlantılı olduğu öne sürülen K.A.'nın tespitine yönelik çok yönlü bir tahkikat başlattığı belirtiliyor. Bu, olması gereken. Ama asıl mesele, bu tahkikatın ne kadar süreceği, ne kadar şeffaf yürütüleceği ve sonunda birinin yakasına yapışılıp yapışılmayacağı. Çünkü bu ülkede soruşturmaların başlaması ile sonuçlanması arasındaki mesafe, çoğu zaman kamu vicdanını tatmin etmekten uzak kalıyor. Bir numaranın yurt dışı kaynaklı olması, işi zorlaştırır; ama imkânsız kılmaz. Mesajlaşma uygulamaları üzerinden gelen bir tehdidin izinin sürülebilmesi, teknik kapasiteye ve siyasi iradeye bağlı. İrade varsa, iz sürülür.

Bir de şu var: Bu olayın bir "haraç" talebi olarak çerçevelenmesi, meselenin ekonomik boyutunu öne çıkarıyor. Ama tehdidin içeriği, yani bir çocuğun öldürülmesi, meselenin asıl ağırlık noktası. Haraç, bir suçtur; ama çocuk üzerinden tehdit, bambaşka bir ahlaki eşiktir. Bu eşiğin aşılmasına zemin hazırlayan her unsur, sadece failler değil, o zemini düzleyenler de sorgulanmalı. Asılsız bir haberin servis edilmesi, bir hedef gösterme kampanyasının parçası hâline gelmişse, o haberin üreticisi ile tehdidi savuran arasında bir nedensellik bağı olup olmadığı, hukukun cevaplaması gereken bir sorudur. Bunu söylemek, gazetecilik yapmak değil; hukuk devleti talep etmektir.

Bu ülkede hep aynı nakaratı duyuyoruz: "Olay yargıya intikal etti, yorum yapmayalım." İyi de, yargıya intikal eden her olayda susacaksak, kamuoyu denetimi ne işe yarayacak? Elbette yargıyı baskı altına almadan, delilleri çarpıtmadan, masumiyet karinesini zedelemeden konuşmak mümkün. Hatta gerekli. Çünkü hedef göstermenin, tehdidin ve haraç talebinin normalleştiği bir ortamda susmak, bu düzenin sessiz ortağı olmak demektir.

Nevzat Aydın'ın yaşadığı şey, bir bireyin değil, bir toplumun meselesi. Bir iş insanının çocuğuna yönelen tehdit, aslında hepimizin çocuğuna yönelmiş bir tehdittir. Çünkü organize suç, hedefini seçerken toplumun zaaflarını kullanır; korkuyu, kanıksamayı, "bana dokunmayan yılan" mantığını. Bugün bir başkasının çocuğu üzerinden para isteyen yapı, yarın başka bir kapıyı çaldığında, o kapının arkasında kendisini koruyacak bir kamuoyu bulmayı umar. Bu umudu boşa çıkarmak, sadece polisin değil, hepimizin işi.

Geriye dönüp baktığımızda, bu olayın en çarpıcı yanı belki de şu: Tehdit, bir haberin ardından gelmiş. Yani bir yalan, bir tehdidin kapısını açmış. Eğer bu bağlantı doğruysa, o yalanı üretenlerin de, yayanların da, "haber" diye servis edenlerin de vicdanıyla hesaplaşması gerekir. Hesap sormak, sadece mahkemelerin değil, kamuoyunun da hakkı. Çünkü bir çocuğun canı üzerinden kurulan bir düzenek, hepimizin vicdanında bir yara olarak kalır. Ve o yara, kapanmadan bu ülkede hukuk devletinden söz etmek zor.

Toplam 78 defa okunmuştur.

Baran Ersoy diğer yazıları:

YORUM YAZ

Guvenlik kodu
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.