Baran Ersoy
Baran Ersoy - Politika

Borsa'da Vekalet Değil, Hesap Verebilirlik Sorunu

Bir kurumun tepesinde oturan isim gözaltına alındığında, asıl mesele yerine kimin getirildiği değildir. Asıl mesele, o makamın nasıl bu hale geldiği ve kurumun bu süreçten nasıl çıkacağıdır. Borsa İstanbul'da yaşananlar tam da bu soruyu masaya yatırıyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü fon soruşturması kapsamında Borsa İstanbul A.Ş. Genel Müdürü Korkmaz Enes Ergun'un gözaltına alındığı, basına yansıyan bilgiler arasında. Yöneltilen suçlamalar ağır: "suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma" ve "rüşvet".

Burada hemen bir parantez açmak gerekiyor, çünkü hukuk devletinde en temel ilke budur: Gözaltı, suçun kesinleştiği anlamına gelmez. Şüpheli, isnat edilen fiilleri işlediği mahkeme kararıyla sabit olana kadar masumdur. Bu ilkeyi her dosyada savunmak, sadece sanığın değil, adalet sisteminin kendisini korumaktır. Ancak masumiyet karinesini hatırlatmak, kamuoyunun soru sorma hakkını ortadan kaldırmaz. Aksine, tam da bu yüzden sürecin şeffaf yürümesi gerekir.

Basına yansıyan bilgilere göre, Ergun'un gözaltına alınmasının ardından 1 Kasım 2026 tarihinde gerçekleştirilen Borsa İstanbul A.Ş. Yönetim Kurulu Toplantısı'nda bir karar alındı. Bu karar doğrultusunda, Genel Müdür Yardımcısı Atila Türeli vekaleten Genel Müdür olarak görevlendirildi. Yani kurum, boşluğu doldurmak için içinden birini seçti. Hukuk kökenli bir isim olan Türeli, 1970 yılında Konya Ereğli'de doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden 1993 yılında mezun oldu, 1994'te avukatlık ruhsatını aldı. 2000 yılına kadar adli yargıda hakim olarak görev yaptı. Ardından dönemin İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'nın açtığı sınavı kazanarak Hukuk Müşavirliği'nde avukat olarak göreve başladı. 2000-2012 arasında aynı bölümde her kademede çalıştı; 2012-2014 arasında Üye İşleri Bölüm Müdürü, 2014-2016 arasında Uyum Bölüm Müdürü, 2016-2023 arasında ise Baş Hukuk Müşaviri olarak görev yaptı. Halen TÜRİB Yönetim Kurulu Üyesi ve İstanbul Tahkim Merkezi Genel Kurul Üyesi. Çeşitli hukuk dallarında uzman arabuluculuk sertifikalarına sahip.

Bu özgeçmiş, Türeli'nin kurumun içinden gelen, hukuk nosyonu güçlü bir bürokrat olduğunu gösteriyor. Peki bu yeterli mi? Bir kurumu krizden çıkarmak için sadece iyi bir özgeçmiş kâfi midir? Bu sorunun cevabı, vekaleten görevlendirmenin nasıl kurgulandığında gizli. Zira basına yansıyan bilgilere göre, görevlendirmenin süresi konusunda bir açıklama yapılmadı. Vekalet ne kadar sürecek? Bu süre zarfında hangi kararlar alınabilecek, hangileri alınamayacak? Kurumsal yönetim açısından bunlar detay değil, belirleyici sorular.

Asıl üzerinde durulması gereken nokta şu: Borsa İstanbul gibi bir kurum, sadece bir şirket değil. Sermaye piyasalarının kalbi, yatırımcı güveninin taşıyıcısı, Türkiye'nin finansal itibarının vitrini. Böyle bir kurumun genel müdürünün "örgüt üyeliği" ve "rüşvet" iddialarıyla gözaltına alınması, tek bir kişinin değil, bir sistemin sorgulanmasını gerektirir. Denetim mekanizmaları neredeydi? İç kontrol süreçleri nasıl işledi? Bu soruların cevabı, yeni bir ismin koltuğa oturtulmasıyla kendiliğinden verilmiş olmuyor.

Bir başka açıdan bakalım. Kurumun yönetim kurulu, gözaltı kararının hemen ardından hızlı bir şekilde toplanıp vekil ataması yaptı. Bu, kurumsal işleyiş açısından olumlu bir refleks olarak okunabilir. Ancak aynı hızı, kamuoyunu bilgilendirme konusunda da göstermek gerekmez miydi? Görevlendirmenin süresi, kapsamı ve hangi kriterlere göre yapıldığı konusunda basına yansıyan bilgiler sınırlı kaldı. Şeffaflık, sadece kriz anlarında değil, her zaman kurumsal güvenin temelidir. Kapalı kapılar ardında alınan kararlar, ne kadar doğru olursa olsun, açıklanmadığı sürece şüphe üretir.

Hukukçu kimliğiyle öne çıkan bir ismin vekaleten göreve getirilmesi, kurum içi bir denge arayışı olarak da yorumlanabilir. Türeli'nin uzun yıllar Borsa İstanbul bünyesinde farklı kademelerde görev yapmış olması, kurumsal hafızayı temsil ettiği anlamına geliyor. Bu, geçiş sürecinde bir avantaj olabilir. Lakin kurumsal hafıza, aynı zamanda kurumsal körlüğün de kaynağı olabilir. Eğer soruşturma, kurum içindeki bir yapılanmaya işaret ediyorsa, o zaman "içeriden gelen" bir ismin soruşturmayı nasıl ele alacağı da ayrıca sorgulanmalı. Bu, Türeli'ye yönelik bir suçlama değil; kurumsal denetim mantığının doğal bir gereğidir.

Meclis'in ve ilgili komisyonların bu süreçte ne yaptığı da merak konusu. Borsa İstanbul, kamunun ciddi ağırlığı olan bir kurum. Böylesi bir soruşturma, sadece adli makamların değil, aynı zamanda siyasi denetim mekanizmalarının da gündemine girmeli. Fon soruşturmasının kapsamı nedir, hangi işlemler inceleniyor, kurumun diğer yöneticileri hakkında bir işlem var mı? Bu soruların cevapları, basına yansıyan ilk bilgilerde yer almıyor. Ama kamuoyunun bunları sormaya hakkı var. Hesap verebilirlik, sadece seçimle gelinen makamlar için değil, atamayla gelinen tüm kamu görevleri için geçerlidir.

Bir de piyasa boyutu var. Basına yansıyan bir metinde "Borsa İstanbul'daki yönetim değişikliğinin piyasaya etkisi" başlığı altında bir bölüm başlıyor, ancak içeriği tam olarak aktarılmıyor. Bu belirsizlik bile başlı başına bir sorun. Yatırımcı, kurumun geleceğine dair net bir tablo görmek ister. Vekaleten atama, belirsizlik dönemlerinde geçici bir çözüm olarak makul olabilir. Fakat bu geçiciliğin ne kadar süreceği, hangi koşullarda kalıcı hale geleceği açıklanmadığında, belirsizlik kendiliğinden bir risk faktörüne dönüşür.

Şunu da eklemek gerek: Bu yazıda dile getirilenler, hiçbir kişiye yönelik peşin hüküm değil. Ne gözaltına alınan genel müdür hakkında verilmiş bir mahkumiyet kararı var ortada, ne de yeni vekil hakkında bir olumsuzluk. Tam tersine, hukuk devletinde herkesin adil yargılanma hakkı vardır ve bu hak, kamuoyunun bilgi edinme hakkıyla birlikte var olur. Biri diğerini gölgelediğinde, ortaya çıkan şey ne adalet olur ne de güven.

Borsa İstanbul'un yeni vekil genel müdürü, hukukçu kimliğiyle kurumun hukuki süreçlerini yönetecek bir isim olarak öne çıkıyor. Bu, soruşturma döneminde kurumun hukuki pozisyonunu koruması açısından anlamlı olabilir. Ancak kurumun asıl ihtiyacı, hukuki savunmadan öte, kurumsal yenilenme ve şeffaflık. Bir kurum, tepesindeki isim gözaltına alındığında sadece yerine birini koyarak krizden çıkamaz. Krizden çıkmanın yolu, krizi doğuran koşulları açıkça ortaya koymaktan ve gereken dersleri çıkarmaktan geçer.

Gözaltı kararının ardından yapılan açıklamalarda soruşturmanın ayrıntılarına yer verilmediği, sürecin devam ettiği belirtiliyor. Bu, yargı sürecinin doğal bir parçası. Ancak kurumsal düzeyde atılacak adımların, yargı sürecini beklemeden şeffaf biçimde planlanması ve kamuoyuyla paylaşılması mümkündür. Denetim raporları, iç soruşturmalar, bağımsız gözetim mekanizmaları... Bunlar, bir kurumun kendine duyduğu güvenin göstergeleridir.

Son tahlilde, Borsa İstanbul'da yaşananlar, Türkiye'de kurumsal yönetişim tartışmasının ne kadar hayati olduğunu bir kez daha gösteriyor. Bir kurumun itibarı, sadece bilanço rakamlarıyla değil, kriz anlarındaki tutumuyla ölçülür. Vekaleten atanan bir genel müdür, bu tutumun ilk sınavıdır. Ama asıl sınav, kurumun kendi içindeki soru işaretlerini giderme cesaretini göstermesidir. Hesap verebilirlik, sadece gözaltına alınanlardan değil, göreve getirilenlerden ve göreve getirenlerden de beklenir. Bu bekleyiş, kimseyi suçlamak değil; herkesin sorumluluğunu hatırlatmaktır.

Toplam 31 defa okunmuştur.

Baran Ersoy diğer yazıları:

YORUM YAZ

Guvenlik kodu
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.