Nilay Karaca
Nilay Karaca - Gündelik Hayat

Bir Bebeğin Ten Rengi Neden Bir Aileyi Bu Kadar Karıştırır?

Bir doğum odası düşünün. Saatlerce süren sancı, ter, gözyaşı, sonunda o ilk ağlama sesi... Ve sonra bebeği kucağınıza alıyorsunuz. Her şeyin bittiği, dünyanın en güzel anının başladığı o an. Peki ya o an, beklediğiniz gibi değilse? Ya da daha doğrusu, etrafınızdakiler o anı beklediğiniz gibi karşılamıyorsa?

ABD'de yaşanan bir doğum haberi, günlerdir konuşuluyor. Beyaz bir çiftin bebeği dünyaya geliyor ve bebeğin ten rengi, ailenin beklediğinden farklı. Siyahi bir bebek. Habere göre bu durum, doğumhanede bir anda bambaşka bir havaya bürünüyor. Eşin ailesi, genç anneyi aldatmakla suçluyor. Baba adayı ise çocuğun kendisinden olup olmadığının belirlenmesi için DNA testi yaptırma kararı alıyor.

Şimdi bir durup düşünelim. Burada aslında kaç farklı hikâye var?

Birincisi, bir kadının hikâyesi. Saatlerce acı çekmiş, bedeniyle, ruhuyla bir insanı dünyaya getirmiş bir kadın. O an kucağına aldığı bebeğe bakıyor. Ve etrafındaki insanların yüzünde gördüğü şey, sevinç değil, şüphe. Bir anne için bundan daha yıkıcı bir an olabilir mi? Doğumun hemen ardından, en kırılgan, en savunmasız, en güçsüz olduğunuz anda size yöneltilen bir suçlama. Üstelik en ağırından: ihanet.

İkincisi, bir babanın hikâyesi. Adam, karısının kucağında bambaşka bir ten renginde bir bebek görüyor. Kafasında binlerce soru. İçgüdüsel bir şüphe mi, yoksa ailesinin baskısı mı onu bu noktaya getiriyor, bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var: O da o anda kendi içinde bir fırtına yaşıyor olmalı. Sevgiyle mi bakıyor bebeğe, yoksa bir yabancıya bakar gibi mi? Bunu bilemiyoruz.

Üçüncüsü, bir ailenin hikâyesi. Eşin ailesi... Belki de yıllardır gelinlerini seviyorlardı. Belki ilk torunlarını bekliyorlardı. Ve o anda, gördükleri şeyle birlikte bütün o sevgi, yerini suçlamaya bırakıyor. Peki neden? Neden bir ten rengi, bir insanın bütün karakterini, bütün sadakatini, bütün geçmişini bir anda silip atabiliyor?

Ve dördüncüsü... En çok konuşulmayan hikâye. O bebeğin hikâyesi. Dünyaya gözlerini açtığı ilk anlarda, etrafındaki yetişkinlerin gerginliğiyle karşılaşan bir bebek. Henüz hiçbir şeyden haberi yok. Annesinin kucağında, sıcaklık arıyor sadece. Oysa etrafında kopan fırtınadan habersiz. Peki büyüdüğünde bu hikâyeyi duyduğunda ne hissedecek? Kendisini bir sorun olarak mı görecek? Yoksa bir gün, "Benim tenim bir tartışma konusu değil, ben bir insanım" diyebilecek mi?

Şimdi burada durup, işin biyolojik kısmına da bakmak lazım. Çünkü bu tür haberlerde insanların aklına hemen "Demek ki aldatmış" gibi bir sonuç geliyor. Ama genetik, sandığımız kadar basit bir matematik değil. Ten rengi tek bir genle belirlenmiyor. Onlarca genin bir araya gelmesiyle, nesiller boyunca taşınan gizli özelliklerle şekilleniyor. Bir çiftin geçmişinde, belki üç nesil öncesinde, belki daha da gerisinde, bambaşka bir coğrafyadan, bambaşka bir insandan gelen genler olabilir. Ve o genler, yıllarca sessizce bekleyip, bir bebekte ortaya çıkabilir. Buna "çekinik gen" deniyor. Yani bir bebeğin ten rengi, annesinin ya da babasının ten rengine benzemek zorunda değil. Bu, bilimin bize söylediği bir gerçek.

Ama mesele sadece genetik değil, değil mi? Mesele, bizim bir ten rengine yüklediğimiz anlamlar. Mesele, bir bebeğin ten rengini görünce aklımıza gelen ilk şeyin "ihanet" olması. Mesele, bir kadının bedeninin, bir erkeğin malı gibi görülmesi ve o bedenden çıkan her şeyin, o erkeğe "ait" olması gerektiği düşüncesi. Mesele, ailelerin, toplumların, nesiller boyunca taşıdığı önyargılar.

Haberde "doğum görüntüleri gündem oldu" deniyor. İnsanlar o görüntüleri izlemiş, kadının bebeği gördüğü andaki şaşkınlığına dikkat çekmişler. Peki o şaşkınlık neyin şaşkınlığı? Bir annenin, kendi bebeğini görünce şaşırması... Bu bile başlı başına bir hikâye. Belki kadın, bebeğin ten rengini görünce şaşırdı. Belki de etrafındakilerin tepkisini görünce şaşırdı. Belki de en çok, insanların bir bebeğe bakışını görünce şaşırdı. Bunu asla tam olarak bilemeyeceğiz. Ama şunu biliyoruz: O an, artık bir doğum anı değil, bir sorgulama anına dönüşmüş.

Peki DNA testi istenmesi ne anlama geliyor? Bir yandan, bir erkeğin babalık hakkını öğrenme isteği olarak görülebilir. Hukuki bir hak, bir gerçeği bilme arzusu. Ama diğer yandan, bu istek, bir kadına yöneltilmiş en ağır suçlamanın resmileşmesi anlamına da geliyor. "Sana güvenmiyorum. Bu bebek benim olmayabilir. Kanıtla." Bu cümle, bir ilişkinin üzerine atılmış bir taş gibidir. Test sonucu ne çıkarsa çıksın, o taşın bıraktığı iz kalır. Çünkü güven, bir kere kırıldığında, kağıt gibi düzeltilmiyor. Kırışıklıkları kalıyor.

Şimdi bir de şu var: Bu haber, neden bu kadar çok konuşuldu? Çünkü hepimizin içinde, farkında olsak da olmasak da, ten rengiyle ilgili kodlar var. Toplum olarak, yıllar boyunca öğrendiğimiz, öğretildiğimiz şeyler var. "Beyaz" ve "siyah" kavramları, sadece renkler değil; tarih, güç, önyargı, korku, ötekileştirme... Bu kavramların üzerine kurulmuş hikâyeler var. Ve bu haber, tam da o hikâyelerin ortasına düşüyor.

Bir bebeğin ten rengi, neden bir aileyi bu kadar karıştırır? Çünkü biz, görünüşe çok fazla anlam yüklüyoruz. Çünkü biz, "benzemek" üzerinden aidiyet kuruyoruz. "Bana benziyorsa benimdir." Peki ya benzemiyorsa? Peki ya hiç benzemiyorsa? O zaman sevgi bitecek mi? O zaman bağ kopacak mı? İşte bu sorular, bu haberin asıl kalbini oluşturuyor.

Habere göre baba adayı DNA testi yaptırma kararı almış. Sonucu bilmiyoruz. Ama şunu biliyoruz: Bu test, sadece bir bebeğin biyolojik babasını göstermez. Aynı zamanda bir ilişkinin, bir ailenin, bir insanın vicdanının da testidir. Eğer sonuç "baba o" çıkarsa, o zaman bu sefer başka sorular başlar: "Ben bu bebeği kucaklayabilecek miyim? Bu ten rengine alışabilecek miyim? Ailem ne yapacak? Toplum ne diyecek?" Eğer sonuç "baba o değil" çıkarsa, o zaman da bambaşka bir hikâye başlar. Ama her iki durumda da, ortada bir bebek var. Ve o bebek, hiçbir suç işlemedi. Sadece doğdu. Sadece dünyaya geldi.

Belki de bu haberi okurken, kendimize sormamız gereken soru şu: Biz, bir bebeğe baktığımızda ne görüyoruz? Bir renk mi, bir insan mı? Bir şüphe mi, bir mucize mi? Bir sorun mu, bir hediye mi?

Doğumhanede yaşananlar, kısa sürede milyonlarca insanın ekranına düştü. İnsanlar yorum yaptı, taraf tuttu, suçladı, savundu. Ama o odada, o an, sadece birkaç kişi vardı. Ve o birkaç kişi, belki de hayatlarının en büyük sınavını veriyordu. Bir bebeğin ten rengi üzerinden verilen bu sınav, aslında hepimizin sınavı. Çünkü hepimiz, bir gün, beklediğimizden farklı bir şeyle karşılaşabiliriz. Ve o an, nasıl davranacağımız, kim olduğumuzu gösterir.

O bebeğin adını bilmiyoruz. Cinsiyetini, kilosunu, boyunu bilmiyoruz. Ama bir şeyi biliyoruz: O, dünyaya geldi. Ve dünyaya gelen her bebek gibi, sevgiye, şefkate, kabul edilmeye ihtiyacı var. Annesinin kucağına, babasının omzuna, ailesinin sıcaklığına ihtiyacı var. Bir ten rengi tartışmasına değil. Bir DNA testine değil. Sadece bir yuva sıcaklığına ihtiyacı var.

Peki biz, bu hikâyeden ne öğreneceğiz? Belki de hiçbir şey. Belki yarın unutacağız, başka bir haberin peşine düşeceğiz. Ama belki de bir şey öğreneceğiz: İnsanları görünüşlerine göre yargılamamayı. Sevginin, kandan ve renkten bağımsız olabileceğini. Ve en önemlisi, bir bebeğin, sadece bir bebek olduğunu. Hiçbir suçlamayı hak etmediğini. Hiçbir şüphenin gölgesinde büyümemesi gerektiğini.

O doğum odasında yaşananlar, belki bir aileyi dağıttı. Belki de bir aileyi birleştirdi. Bunu zaman gösterecek. Ama şunu biliyoruz: O bebek, bir gün büyüyecek. Ve büyüdüğünde, kendisine anlatılan hikâyeyi duyacak. Umarım o hikâyede, suçlama değil, sevgi vardır. Şüphe değil, kabul vardır. Ten rengi değil, kalp vardır.

Çünkü bir bebeğin ten rengi, bir aileyi karıştırmamalı. Bir bebeğin ten rengi, sadece bir renktir. Ve renkler, hayatı güzelleştirmek içindir. Ayırmak için değil.

Toplam 200 defa okunmuştur.

Nilay Karaca diğer yazıları:

YORUM YAZ

Guvenlik kodu
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.