Kerem Aydıner
Kerem Aydıner - Dış Politika

Doların Kapısında Bir Tehdit: İran Uçuşları ve Üçüncü Ülkelerin İkilemi

Uluslararası siyasette bazen bir cümle, koca bir strateji belgesinden daha fazla şey anlatır. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent'in İran hava yolu şirketlerine hizmet veren ülkelere yönelik uyarısı da tam olarak böyle bir cümle. Bessent, ABD basınına yaptığı açıklamada, yaptırım listesindeki İran hava yolu şirketlerinin uçuşlarına izin veren ülkelere seslenerek, "Eğer ülkenize inerlerse onlara yakıt sağlayamazsınız, iniş hizmetleri sunamazsınız, bilet satamazsınız, aksi takdirde dolar sisteminden çıkarılırsınız" dedi. Bu ifade, klasik yaptırım diplomasisinin çok ötesine geçen bir baskı mimarisine işaret ediyor.

Olayı doğru okumak için önce takvimi netleştirmek gerekiyor. Bessent, 24 Ağustos 2026'da İran'a yönelik "Ekonomik Dışlama Operasyonu" adı verilen kapsamlı bir yaptırım kampanyası başlatmıştı. Operasyonun ilan edilen amacı, İran'ın petrol gelirlerini, finansal bağlantılarını ve yaptırımları aşmak için kullandığı uluslararası ağları hedef alarak Tahran'ın küresel ekonomiye erişimini daha fazla kısıtlamaktı. Kampanyanın ilk aşamasında dijital varlık, teknoloji, altın, havacılık ve deniz taşımacılığı sektörlerine yönelik yaptırımların kapsamı genişletildi; yaklaşık 60 kişi, şirket ve gemi yaptırım listesine alındı. İran'ın petrol gelirlerini aktardığı, nükleer ve füze programları için teknoloji temin ettiği ve siber faaliyetlerini desteklediği öne sürülen ağlar da bu kapsamda hedef alındı.

Ardından 8 Eylül'de İran'ın havacılık sektörüne yönelik yeni bir adım geldi. ABD Hazine Bakanlığı, İran'ın havacılık sektörünü desteklediğini belirttiği 36 hedefi yaptırım listesine aldı; bunların arasında 27 İran hava yolu şirketi de vardı. Bessent'in son açıklaması ise bu zincirin üçüncü ve en geniş halkası gibi görünüyor: Artık doğrudan İranlı taşıyıcılar değil, onlara yakıt ikmali yapan, iniş hizmeti sunan veya bilet satan üçüncü ülke şirketleri ve havalimanları da masada.

Bessent'in iddiası oldukça keskin: Yaptırımlar nedeniyle İran hava yolu şirketlerinin 23 Eylül'den itibaren dünya genelinde faaliyet göstermekte zorlanacağını, hatta iki gün içinde faaliyetlerini durduracağını savunuyor. Burada dikkat edilmesi gereken bir ayrım var. Bu bir öngörü, bir iddia; henüz gerçekleşmiş bir olgu değil. Dolayısıyla bugünden "İran havacılığı çöktü" demek yerine, "Washington bu sonucu hedefliyor ve bunu açıkça beyan ediyor" demek daha doğru olur. Yaptırım rejimlerinin tarihi, ilan edilen hedeflerle sahada gerçekleşen sonuçların sık sık ayrıştığını gösteriyor.

Yine de bu açıklamanın asıl ağırlığı İran'da değil, İran'la çalışmayı sürdüren üçüncü ülkelerde hissedilecek gibi görünüyor. Çünkü tehdidin merkezinde askeri bir araç değil, finansal bir kaldıraç var: dolar sisteminden çıkarılma. Bu, bir ülkenin ya da şirketin uluslararası ödeme, takas ve finansman kanallarından koparılması anlamına gelir. Bir havalimanı işletmesi için İran uçağına yakıt satmanın bedeli, dünya ticaretinin belkemiğini oluşturan dolar altyapısına erişimi kaybetmekse, tercih çoğu zaman ideolojik değil, varoluşsal hale gelir.

Bu noktada sorulması gereken soru şu: Bu tür bir baskı, hedeflediği davranışı gerçekten değiştirir mi, yoksa alternatif kanalların doğmasına mı yol açar? Yaptırım literatüründe sık rastlanan bir örüntü var. Bir hizmete erişim engellendiğinde, talep ortadan kalkmıyor; yalnızca daha dolambaçlı, daha pahalı ve daha az şeffaf yollardan karşılanıyor. Havacılık gibi teknik altyapı gerektiren bir sektörde bu, bakım-onarım zincirlerinin, sigorta mekanizmalarının ve ara tedarikçi ağlarının yeniden şekillenmesi anlamına gelir. Kısa vadede İran için maliyet artar; orta vadede ise yaptırıma tabi olmayan ya da yaptırımı göze alabilen aktörler için yeni bir pazar doğar.

Öte yandan, ABD yönetiminin mesajı yalnızca İran'la sınırlı değil. Açıklamada, İran'la bağlantılı yaptırımları aşma veya kara para aklama faaliyetlerine destek veren üçüncü ülke kurumlarının da ABD finans sisteminden dışlanabileceği belirtiliyor. Bu, yaptırım mimarisinin "ikincil yaptırım" olarak bilinen ve diplomatik açıdan en tartışmalı boyutunu öne çıkarıyor. Zira burada artık bir ülkenin kendi topraklarında, kendi egemenlik alanında yürüttüğü ticari faaliyet, başka bir ülkenin iç hukuku temelinde yaptırıma bağlanıyor. Bu durum, egemenlik ile küresel finansal mimari arasındaki gerilimin en görünür hallerinden biri.

Türkiye açısından meseleye bakıldığında tablo, coğrafyanın dayattığı bir ikilemi andırıyor. Komşuluk, ticaret, enerji ve insani bağlar bir yanda; müttefiklik ilişkileri ve dolar sistemine entegrasyon diğer yanda. Bu tür dönemlerde Ankara'nın klasik refleksi, gerilimi yönetmeye ve doğrudan hedef olmaktan kaçınmaya dayanır. Ancak havacılık gibi, havalimanı hizmetleri gibi somut ve teknik alanlarda "gri bölge" manevra alanı hızla daralır. Bir uçağa yakıt verilip verilmemesi, teknik bir karar gibi görünse de aslında stratejik bir tercihtir.

Burada tarihsel bir paralellik akla geliyor. Yaptırım rejimleri, genellikle hedef ülkeyi izole etmek amacıyla kurulur; fakat zamanla hedefle sınır komşusu olan, ticaret yapan ve coğrafi olarak bağlı ülkeler üzerinde daha ağır bir yük oluşturur. Çünkü izolasyon coğrafyayı değiştirmez. İran yerinde kalır; komşuları da yerinde kalır. Dolayısıyla baskının maliyeti, hedefin yanı sıra çevresindeki ülkelere de dağılır. Bu, yaptırım siyasetinin en az konuşulan ama en belirleyici yanlarından biri.

Bessent'in açıklamasını yalnızca bir tehdit olarak okumak da eksik olur. Aynı zamanda bir müzakere pozisyonu, bir baskı takvimi ve bir beklenti yönetimi aracı. "23 Eylül" ve "iki gün" gibi net tarihler vermek, hem piyasalara hem de üçüncü ülkelere "karar zamanı yaklaşıyor" mesajı taşıyor. Bu tür kesin takvimler, belirsizlik dönemlerinde aktörleri hızlı pozisyon almaya zorlamak için kullanılan bilinçli bir araçtır. Ancak takvimin tutmaması, yaptırımın caydırıcılığını da aşındırır; çünkü ilan edilen sonuç gerçekleşmezse, tehdidin inandırıcılığı sorgulanır.

Dolayısıyla önümüzdeki günlerde izlenmesi gereken şey, İran uçaklarının gerçekten durup durmadığı kadar, hangi ülkelerin ve hangi şirketlerin bu baskı karşısında nasıl konumlandığı olacak. Bir havalimanının kararı, aslında bir başkentin kararıdır. Bir yakıt tedarikçisinin tereddüdü, bir dış politika tercihinin ilk işaretidir. Bu yüzden havacılık, burada sadece bir sektör değil; küresel güç dengelerinin en somut ölçüldüğü alanlardan biri haline geliyor.

Washington'ın bu hamlesi, yaptırım politikasının giderek daha fazla "finansal silah" mantığıyla işlediğini gösteriyor. Askeri güç kullanmadan, yalnızca ödeme sistemlerine erişimi kontrol ederek bir ülkenin dış dünyayla bağlantısını kesme kapasitesi, modern uluslararası ilişkilerin en dikkat çekici özelliklerinden biri. Ancak bu kapasitenin sınırsız olmadığını da unutmamak gerekir. Her kullanım, alternatif sistemlerin kurulması yönünde bir teşvik yaratır. Doların merkeziliği bugün hâlâ güçlü; fakat bu tür hamleler, uzun vadede o merkeziliğin sorgulanmasına zemin hazırlayabilir.

İran uçuşları etrafında dönen bu tartışma, aslında çok daha büyük bir sorunun görünür yüzü. Kimin kuralları geçerli, kim bu kuralları uygulama hakkını kendinde görüyor ve bu kurallara uymayanların bedelini kim ödüyor? Bu soruların net bir cevabı yok; ama her yeni yaptırım dalgası, cevabı biraz daha şekillendiriyor. Bugün bir havalimanının yakıt deposunda başlayan hikâye, yarın bir ülkenin dış politika yöneliminde karşılık bulabilir. Bu yüzden meselenin teknik ayrıntıları kadar, arkasındaki güç mantığını da soğukkanlılıkla okumak gerekiyor.

Toplam 21 defa okunmuştur.

Kerem Aydıner diğer yazıları:

YORUM YAZ

Guvenlik kodu
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.