Yokluğun Değeri
Her şeyin hızla değiştiği ve tüketildiği bir dönemde yaşıyoruz. Her gün bir şeyler adeta evrim geçiriyor. Delicesine bir hareketlilik var. Hep daha iyisinin, hep daha fazlasının ve hep daha güzelinin en geçerli olduğu bir devrin tanıkları olarak bu rekabetçi düzenin birer parçası oluverdik. Öyle ya da böyle ayak uydurmak zorundayız.
Şanslı mıyız, değil miyiz elbette tartışılır. Gelişmek ve değişmek yönünden bakarsak tabii ki şanlıyız; insanoğlunun evrimsel düzeyde ulaştığı bu son noktanın hem şahitleriyiz hem de aktif birer oyuncularıyız. Bir yandan da bahtsızız. Neden derseniz, bu süratli yolculuğumuzda kaybetmenin ne olduğunu çok da bilmiyoruz. Çünkü, buna fırsatımız kalmıyor. İhtiyacımız olan her şey, her zaman var. Sıkıntı yaşadığımız tek şey, daha da fazlasına sahip olmak için çabalarken büründüğümüz hırslı kişiliklerimiz oluyor. Bu durum elbette yorucu olabiliyor. O gün tam en iyiye ulaştım derken, ertesi gün sizden daha da iyisini yapanı gördüğünüz an başarısız olmuş oluyorsunuz. Haliyle, yeniden kendinizi ve diğerlerini geçmek durumunda kalıyorsunuz. Bu bir döngü... Her günümüz böyle geçmeye başlıyor. Bir şekilde, bu kısır döngü devam ediyor. Aldığımız soluklar hızlansa da her gün ama her gün kazanıyoruz.
Bu denli kazanca ve sözüm ona başarımıza rağmen yine de ne hikmetse kendimizi mutlu ve tatmin hissedemiyoruz. Onca varlığın, onca hırsın nihayetinde umduğumuz huzura kavuşamıyoruz. Çünkü, "yokluğun değerini" bilmiyoruz. Garip gelebilir ama insan ancak bazı şeyleri kaybettiğinde kendini bulabiliyor. Her ne kadar kaybetmek olumsuz bir deneyim olarak değerlendirilse de, esasında kişinin kendini bularak kendisi için yeni kapılar açması anlamına geliyor. Bireyin kimi zaman yoksunluk çekmesi olgunlaşmasını sağlıyor. Daha sakin kalarak hayatta yol almak, değer yargılarını da daha anlamlı kılıyor. Onun içindir ki hızına yetişilemez olan bu çağda tüm değer yargılarımız alt üst olmuş durumda... Bu süratli yaşamımızda en olmaz dediklerimizi yeri geldiğinde hiç sayarak yalnızca kazanmaya odaklanıyoruz. Sahip olduğumuzda kısa süreli tatminler yaşıyor, sonra yine kendimizi kocaman bir boşluğun içinde buluveriyoruz. İşte o devasa boşluğun aslında bizzat kendisiyiz. Hiçbir zaman kaybetmemiş ve dolayısıyla kendi benliğini yaratamamış bizler, o kopuklukla aslında her gün karşılaşıyoruz. Sanıyoruz ki ertesi gün daha çok kazanınca o boşluk doluverecek; ancak öyle olmuyor. O boşluk, her defasında daha da büyüyerek karşımıza çıkıyor ve çaresizce aradığımız mutluluğun ve huzurun önündeki engel daha da aşılamaz bir hale geliyor.
Kendi oyuncağını kendisi yaparak, kendi oyununu oynayan çocuklar olarak büyüyemeyen bizler maalesef hayata yenik başladık. Doğduğumuz çağ, oyuncaklarımızı bize hazır olarak vererek bize son derece şirin göründü. Bu şirinliğe karşı koyamayarak aldandık ve bu yüzyıla alıştık. Bize her şeyi hediye ederek tatlı bir imaj çizen bu çağın bizi sürüklediği kaos ortamını öngöremedik. Her gün doyumsuzca kazandığımızı düşünürken, büyüyen boşluklarımızda biraz daha ezildik.
Ne yazık ki, yokluğun değerini bilemedik... Yani anlayacağınız, kaybetmemeyi başarı bellediğimiz bu yolda, farkında olmadan en değerli şeyimizi, kendi benliğimizi yitirdik.









YORUM YAZ
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.