Baran Ersoy
Baran Ersoy - Politika

Küfür, Özür ve Susmayan Sorular

Bir canlı yayında sarf edilen sinkaflı küfürler, ardından gelen gözaltı ve sonra da ekrana düşen bir özür videosu. Semih Varol vakası, sosyal medyanın bugünkü işleyişine dair hepimizin bildiği ama çoğu zaman dile getirmekten kaçındığı bir gerçeği bir kez daha yüzümüze tuttu: Milyonlarca takipçi, saniyeler içinde milyonlarca tanıklık üretiyor; ama bu tanıklıkların hukuki ve ahlaki karşılığı çoğu zaman havada kalıyor.

Kaynağa bakalım. TikTok’ta milyonlarca takipçisi bulunan Semih Varol, gerçekleştirdiği canlı yayın sırasında Türk polisine yönelik sinkaflı küfürler kullandı. Görüntülerin gündem olmasının ardından polis ekipleri harekete geçti ve Varol, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla gözaltına alındı. Hakkında “kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret” suçundan işlem başlatıldı. Gözaltına alınan fenomen, süreç kapsamında savcılıkta ifade verdi.

Buraya kadar olan kısım, doğrulanabilir olgulardan oluşuyor. Bir yayın var, bir suç isnadı var, bir gözaltı var, bir ifade var. Şimdi asıl mesele bu noktadan sonra başlıyor.

Yaşananların ardından Varol, sosyal medya hesabından yayımladığı bir videoyla kamuoyuna seslendi. Yayımladığı özür videosunda yaptığı davranıştan dolayı pişmanlığını dile getirdi ve şu ifadeleri kullandı:

“Devletimizden, polisimizden özür diliyorum. Bir daha böyle bir şey yaşanmayacak.”

Açıklamasının devamında ise yaşanan olay nedeniyle kendisinden utandığını belirterek, böyle bir davranışı kendisine yakıştırmadığını söyledi:

“Böyle bir olayın yaşanmasını istemezdim ama maalesef yaşandı. Böyle bir olayla gündeme çıktığım için kendimden utanıyorum. Ben kendime böyle bir şeyi yakıştıramıyorum.”

Semih Varol’un özür açıklaması, hakkında başlatılan soruşturmanın ardından geldi. Bu sıralama önemli. Çünkü bir özrün ne zaman ve hangi koşullarda dile getirildiği, o özrün niteliğini belirler. Gözaltı ve ifade sürecinden önce mi, sonra mı? Kendiliğinden mi, yoksa hukuki bir sürecin baskısıyla mı? Bunlar birbirinden tamamen farklı iki durumdur ve kaynak metin, özrün soruşturmanın ardından geldiğini açıkça ortaya koyuyor.

Şimdi buradan çıkarılacak iki farklı ders var. Birincisi, ifade özgürlüğü ile hakaret arasındaki sınır üzerine. Hiç kimse, bir kamu görevlisine yönelik sinkaflı küfürleri “ifade özgürlüğü” başlığı altında savunamaz. İfade özgürlüğü, eleştiriyi korur; hakareti değil. Bir polisin uygulamasını, bir kurumun işleyişini, bir kararın sonuçlarını sert biçimde eleştirmek hukuken ve ahlaken mümkündür. Ama küfür, eleştirinin değil, öfkenin ve düşüncesizliğin dilidir. Bu ayrımı yapmak, ifade özgürlüğünü savunmak isteyenlerin en temel sorumluluğudur. Aksi hâlde her küfür vakası, gerçek eleştirinin de itibarını zedeler.

İkinci ders ise daha rahatsız edici. Sosyal medyanın bugünkü mimarisi, dikkat çekmeyi bir meslek hâline getirdi. Milyonlarca takipçiye ulaşan birinin her sözü, her tepkisi, her öfkesi aynı anda milyonlarca kişiye ulaşıyor. Bu, beraberinde yeni bir sorumluluk doğuruyor. Ama bu sorumluluk ne yazık ki çoğu zaman yalnızca kriz anında, gözaltı kapısında veya savcılık koridorunda hatırlanıyor. Varol’un “Bir daha böyle bir şey yaşanmayacak” sözü, keşke bu hatırlamanın bir sonucu olsaydı; ama kaynak metnin aktardığı sıralama, özrün soruşturma sonrasında geldiğini gösteriyor.

Burada dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da şu: Bir kişinin pişmanlığını dile getirmesi, hukuki sürecin kendiliğinden sona ereceği anlamına gelmez. “Kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret” suçundan başlatılan bir soruşturma, özürle kapanmaz; savcılığın takdirine, delillere ve yargı sürecine bağlıdır. Özür, ahlaki bir adım olabilir; ama hukuki bir sonuç değildir. Bu ayrımı da net biçimde yapmak gerekiyor. Aksi hâlde kamuoyunda “özür diledi, mesele kapandı” gibi yanlış bir algı oluşur ki bu, hukukun işleyişine duyulan güveni zedeler.

Peki, asıl soru ne? Asıl soru şu: Bir sosyal medya fenomeninin polise küfretmesi neden bu kadar gündem oluyor da, aynı ülkede her gün yaşanan onlarca hak ihlali, onlarca haksız uygulama, onlarca hesap verebilirlik sorunu aynı ilgiyi görmüyor? Bu soru, Varol’u savunmak için değil; gündemin nasıl işlediğini anlamak için sorulmalı. Çünkü bir ülkede kamuoyunun dikkati, yalnızca sansasyonel olana kayıyorsa, orada asıl tartışılması gereken şeyler sessizce geçiştiriliyor demektir.

Varol’un yaptığı şey yanlıştır. Küfür, hiçbir koşulda bir kamu görevlisine yöneltilecek bir dil değildir. Ama bu yanlışın gündemde tuttuğu yerin büyüklüğü, aynı zamanda bizim neyi konuştuğumuz ve neyi konuşmadığımızla ilgili bir aynadır. Polise küfreden bir fenomenin gözaltına alınması, hukuk devleti açısından doğru bir adımdır. Ancak hukuk devleti, yalnızca sansasyonel küfür vakalarında değil, her vakada işlemelidir. Hesap verebilirlik, yalnızca meşhur olanlar için değil, herkes için geçerli olmalıdır.

Semih Varol’un özrü, kendi adına bir pişmanlık ifadesi olabilir. Ama kamuoyunun bu olaydan çıkarması gereken ders, tek bir kişinin özrünün ötesinde. Sosyal medyanın sorumsuz dili, hukukun sınırları ve kamuoyunun öncelikleri… Bunların hepsi aynı anda tartışılmayı hak ediyor. Çünkü bir ülkede adalet, yalnızca gündem olanla değil, gündem olmayanla da sınanır.

Toplam 50 defa okunmuştur.

Baran Ersoy diğer yazıları:

YORUM YAZ

Guvenlik kodu
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.