Selin Yalçın
Selin Yalçın - Toplum

Yargı Kararlarında Değişen Heyetler ve Tuzla Davasının Anatomisi

Hukuk mekanizmasının olağan işleyişi ile siyasal rekabetin kesiştiği alanlarda verilen kararlar, kamu vicdanında her zaman derin yankılar uyandırır. Yargı kararlarının meşruiyeti, yalnızca kanun maddelerinin lafzına değil, süreç boyunca sergilenen usul tutarlılığına ve tarafsızlık algısına doğrudan bağlıdır. Tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun kamuoyuna yansıyan son açıklamaları, yargının siyasete etkileri tartışmasını bir kez daha alevlendirdi. Eski Tuzla Belediye Başkanı Şadi Yazıcı’ya yönelik sözleri gerekçe gösterilerek yargılandığı dava üzerinden yapılan bu değerlendirme, yalnızca bir ceza maddesini değil, bir usul sürecini masaya yatırıyor.

İmamoğlu, değerlendirmelerini kamuoyu ile “Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi” hesabı üzerinden paylaştı. Gündeme taşınan dosya, eski Tuzla Belediye Başkanı Şadi Yazıcı ile yaşanan gerilime ve bu kapsamda sarf edilen ifadelere dayanıyor. Dosyanın nihayetinde İmamoğlu hakkında 2 yıl 1 ay hapis cezası ve siyasi yasak kararıyla karara bağlanmış olması, meselenin hukuki çerçevesini aşarak doğrudan siyasetin merkezine yerleşmesine yol açtı. Ancak İmamoğlu’nun itiraz noktası yalnızca verilen hapis cezasının ağırlığı veya getirilen siyasi yasakla sınırlı değil; sürecin bizzat işleyiş tarzı eleştirilerin ana omurgasını oluşturuyor.

“BERAAT ETTİĞİNİZ BİR DAVA VAR” başlığı altında özetlenebilecek temel itiraz, davanın geçmişinde verilmiş olan bir karara dayanıyor. İmamoğlu, aynı fiilden dolayı yargılandığı ilk süreçte beraat ettiğini hatırlatıyor. Hukuk sisteminde beraat kararı, sanığın isnat edilen suçtan aklandığını gösteren nihai iradedir. İmamoğlu’nun iddialarına göre, söz konusu beraat kararı davanın esasına girilerek değil, tamamen usule dayalı bir eksiklik, yani sanığın bizzat ifadesinin alınmamış olması gerekçesiyle bozuldu. Başka bir anlatımla, fiilin suç teşkil edip etmediği yönündeki hüküm değil, usul kuralının tamamlanması ihtiyacı davanın tekrar açılmasına yol açtı.

İmamoğlu’nun süreçle ilgili aktardığı değerlendirmeler dikkat çekici bir tablo çiziyor: “Şimdi lütfen kendinizi benim yerime koyun. Beraat ettiğiniz bir dava var. Yargı ve siyaset oyunlarıyla, bu davada tekrar hakim karşısına çıkarılıyorsunuz.Üstelik hakim sadece ifade alacak. Çünkü dava, ifade alınmadığı için bozulmuş. Yani esas değil usül meselesi.Bu esnada, beraat veren hakim hemen değiştiriliyor. Yeni atanan hakim beraat kararını yok sayıyor ve 2 yıldan fazla hapis cezası veriyor ki siyaset yasağı da gelsin.” Bu ifadeler, mahkeme salonlarında yaşanan teknik dönüşümün siyasi sonuçlarına işaret ediyor. İmamoğlu, beraat kararı veren hakimin dosya henüz karara bağlanmadan değiştirildiğini ve yerine getirilen yeni hakimin önceki hükmü yok sayarak ceza yoluna gittiğini ileri sürüyor. Verilen 2 yılı aşan cezanın pratik sonucu ise kanun gereği siyaset yapma hakkının elinden alınması, yani siyasi yasak yaptırımının devreye girmesidir.

Yargılama pratiklerinde hakim değişiklikleri yasal olarak mümkün olsa da kamuoyunun gözü önünde yürüyen siyasi figürlere ait davalarda bu tür tasarruflar soru işaretlerini kaçınılmaz kılar. İmamoğlu, yaşanan bu tabloyu “TUZLA SKANDALI” olarak tanımlıyor ve itirazlarını daha geniş bir çerçeveye taşıyor. Beraat veren mahkeme heyetlerinin veya hakimlerin yerini yeni isimlerin alması, savunma makamı tarafından olağan bir tayin veya iş bölümü olarak değil, doğrudan kararın yönünü tayin eden bir müdahale olarak yorumlanıyor.

İmamoğlu, bu uygulamanın münferit bir olay olmadığını iddia ederek eleştirilerini şu sözlerle sürdürüyor: “Tuzla davasının özeti budur ve tam bir skandaldır.Bu asla tesadüf değildir. Bütün davalarımda hakimler değiştirildi. Müdahale edilen mahkemelerin “Türk Milleti adına” değil, siyaset ve bir kişi adına karar verdiğine artık şüphe yoktur.Tuzla skandalı; bunun son, açık ve sarih kanıtıdır. Böyle bir düzenden kimse adil bir yargılama beklemesin.” Açıklamada açıkça dile getirilen bu iddia, yargının bağımsızlık ilkesinin zedelendiği ve siyasetin yargı mekanizması üzerindeki vesayetinin belirginleştiği tezine dayanıyor. Tüm davalarında benzer heyet değişikliklerinin yaşandığını öne süren İmamoğlu, hukuki güvenliğin fiilen ortadan kalktığını savunuyor.

Bir ceza davasında esas ile usul arasındaki denge bozulduğunda adalete olan inanç zedelenir. Usul kuralları, sanığın haklarını korumak ve maddi gerçeğe eksiksiz ulaşmak için vardır; usul eksikliği gerekçesiyle bozulan bir dosyanın, hakimin değişmesiyle birlikte beraatten ağır cezaya ve siyasi yasağa evrilmesi kamuoyunun dikkatinden kaçmıyor. Hukuk devletinin en temel teminatı, yargılamanın öngörülebilir olması ve siyasi konjonktürden bağımsız işlemesidir. Tuzla davasında gelinen aşama ve İmamoğlu’nun yönelttiği somut ithamlar, mahkeme kararlarının sadece hukuk metinleriyle değil, ortaya çıkan siyasal neticelerle de sınandığını bir kez daha gösteriyor.

Toplam 46 defa okunmuştur.

Selin Yalçın diğer yazıları:

YORUM YAZ

Guvenlik kodu
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.