Selin Yalçın
Selin Yalçın - Toplum

Avrupa'da Bomba İhbarları: Panik Değil, Bir Sinyal Analizi Zamanı

Avrupa semalarında tuhaf bir dönemden geçiyoruz. Yolcu uçaklarına yönelik bomba ihbarlarının sayısı 21'e ulaştı. Madrid'deki Barajas Havalimanı'nda üç uçuş için alarm verildi; Iberia'nın Milano ve Roma'dan gelen iki seferi tehditten etkilendi. Sırp hava yolu şirketi Air Serbia'nın Belgrad-Bükreş uçuşu da benzer bir bildirim aldı. Hepsinde sonuç aynı: aramalar yapıldı, patlayıcıya rastlanmadı, uçuşlar güvenle tamamlandı.

Bu tabloyu ilk bakışta "iyi haber" olarak okumak mümkün. Hiçbir uçak düşmedi, hiçbir yolcu zarar görmedi, sistem çalıştı. Ama işin özü burada bitmiyor. Çünkü elimizde tek tek olayların toplamından daha büyük bir tablo var: Kısa sürede, farklı ülkelerde, farklı havayollarında, farklı güzergâhlarda peş peşe gelen ihbarlar. Ryanair, Finnair, Aegean, Wizz Air, Aer Lingus, LOT, Iberia, Air Serbia... Liste uzuyor. Prag'a gelen dört uçak, Helsinki'den Roma ve Viyana'ya giden seferler, Selanik-Milano, Kopenhag-Sofya, Madrid-Sofya, Londra-Sofya, Porto-Milano, Milano-Varşova, Milano-Bükreş, Dublin-Roma, Varşova-Paris, Varşova-Brüksel. Coğrafya neredeyse tüm kıtayı kapsıyor.

Burada sorulması gereken soru şu: Bu bir güvenlik krizi mi, yoksa bir iletişim krizi mi? Aslında ikisi birden. Çünkü bomba ihbarı, patlayıcı bulunmasa bile gerçek bir etki üretir. Uçağı durdurur, terminali karıştırır, ekipleri saatlerce meşgul eder, yolcuyu geciktirir, havayoluna maliyet yükler. Bir ihbarın maliyeti, o ihbarın doğruluğundan bağımsız olarak gerçektir. Bu da tehdidin asıl gücünü oluşturur: Doğru olması gerekmez, inandırıcı olması yeter.

Roma'daki ihbarların sahiplenilmesi ise işin rengini değiştiriyor. "Erkek Devletinin Savaşçıları" adlı bir grup, Roma'ya gelen iki uçağa yönelik tehdit e-postalarının sorumluluğunu üstlendi. Havalimanı yetkililerinin aktardığına göre grup, feminist bir yönetimi hedef aldığını ve tarihte iz bırakmak istediğini ileri sürdü. Mesajda, patlamalarla gökyüzünü kırmızıya dönüştürme tehdidi de yer alıyor.

Bu tür sahiplenmeler, asılsız ihbarın sıradan bir şaka ya da teknik arıza olmadığını gösterir. Bir siyasi mesajın taşıyıcısı hâline gelir. Ancak burada dikkatli olmak gerekiyor: Kimliği henüz netleşmemiş bir grubun açıklamasını, doğrulanmış bir örgüt profili gibi okumak yanıltıcı olur. Basına yansıyan bilgilere göre elimizde bir e-posta ve bu e-postayı sahiplenen bir isim var. Bunun ötesine geçmek, spekülasyonu haber gibi sunmak olur.

Yine de şu tespit önemli: Tehditlerin bir kısmı artık "kimliği belirsiz" değil. En azından Roma özelinde bir sahiplenme söz konusu. Bu, ihbar dalgasının tek merkezli mi yoksa birbirini taklit eden eylemlerden mi oluştuğu sorusunu daha da kritik hâle getiriyor. Çünkü eğer ortada bir taklit dalgası varsa, her yeni ihbar bir sonrakinin eşiğini düşürür. Bir kez "işe yaradığı" görülen yöntem, kopyalanmaya açık hâle gelir.

Burada medyanın rolüne de değinmek gerekir. Bomba ihbarı, doğası gereği manşet değeri taşır. "Uçakta bomba ihbarı" cümlesi, tıklama üretir. Ama her ihbarı aynı aciliyetle ve aynı büyüklükte duyurmak, tehdidin amacına hizmet edebilir. Panik, ihbarcının istediği sonuçtur. Soğukkanlı bilgilendirme ise onun en büyük düşmanıdır. Bu dengeyi kurmak, gazeteciliğin en zor ama en gerekli tarafı.

Öte yandan, ihbar sayısının 21'e ulaşması, havacılık güvenliği açısından ciddi bir yük. Her ihbar, o uçağın park edilmesi, yolcuların tahliyesi, bagajların yeniden taranması, uzman ekiplerin sevki anlamına geliyor. Bunların hepsi kaynak gerektiriyor. Ve kaynaklar sınırsız değil. Bir gün gerçek bir tehdit geldiğinde, sistemin yorgun ve alışkın olması, tepki kalitesini etkileyebilir. "Yine asılsızdır" refleksi, en tehlikeli reflekslerden biridir.

Avrupa'da geçtiğimiz salı günü en az 7 uçak ve 1 yolcu gemisi için de bomba ihbarı yapıldığı, aramalarda patlayıcıya rastlanmadığı aktarılıyor. Uçakların yanı sıra gemilerin de hedefte olması, meselenin yalnızca havacılıkla sınırlı olmadığını gösteriyor. Hedef seçimi genişledikçe, ihbarın arkasındaki motivasyonun da çeşitlendiğini düşünmek gerekiyor. Kimi siyasi bir mesaj peşinde, kimi sadece kaos üretmek istiyor olabilir. İhbarların arkasında kim ya da kimlerin olduğu ise henüz bilinmiyor.

Bu noktada asıl mesele şu: Avrupa, asılsız ihbar dalgasına karşı ortak bir refleks geliştirebiliyor mu? Ülke ülke, şirket şirket dağınık bir tablo var. Her ülkenin polisi kendi açıklamasını yapıyor, her havayolu kendi bildirimini paylaşıyor. Oysa tehdit sınır tanımıyor. İhbarların bir kısmının aynı gün, aynı saat diliminde farklı ülkelerde patlak vermesi, koordinasyon ihtiyacını gözler önüne seriyor. Ortak bir veri havuzu, ortak bir tehdit değerlendirme mekanizması, ortak bir iletişim dili... Bunlar olmadan, her ülke kendi yangınını söndürmeye çalışırken, ateşin kaynağı görünmez kalıyor.

Bir diğer boyut da yolcu güveni. İnsanlar uçağa binerken artık sadece hava durumunu değil, "bugün kaç ihbar var" sorusunu da soruyor. Bu, havacılık sektörü için sessiz ama derin bir maliyet. Güven, bir kez sarsıldığında geri kazanılması zor bir duygu. Ve bu tür olaylar, güveni doğrudan hedef alıyor.

Son olarak, bu ihbar dalgasının arkasında ne olursa olsun, bir gerçeği kabul etmek gerekiyor: Asılsız ihbar, "zararsız" değildir. Kaynağı ne olursa olsun, etkisi gerçektir. Bu yüzden meseleye sadece "patlayıcı bulunamadı" cümlesiyle bakmak, resmin yarısını görmek demek. Diğer yarısı, bu ihbarların kim tarafından, hangi amaçla ve neden şimdi yapıldığı sorusunda saklı. Ve bu sorunun cevabı, henüz elimizde değil.

Avrupa'nın şu an ihtiyaç duyduğu şey, panik değil, soğukkanlı bir analiz. Her ihbarı aynı tonda duyurmak yerine, örüntüyü görmek. Tek tek olaylara odaklanmak yerine, dalganın kendisini okumak. Çünkü bazen en büyük tehlike, patlayıcı değil, onun etrafında dönen belirsizliktir.

Toplam 162 defa okunmuştur.

Selin Yalçın diğer yazıları:

YORUM YAZ

Guvenlik kodu
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.