Kerem Aydıner
Kerem Aydıner - Dış Politika

İmralı'dan Komisyona Uzanan Çizgi: Silahsızlanma Masasında Yeni Bir Denklem

Türkiye'nin son yıllarda konuştuğu en ağır başlıklardan biri, hiç kuşkusuz "Terörsüz Türkiye" adı altında yürütülen süreç. Bu sürecin bugüne kadarki seyri, kamuoyunun büyük bölümü için bir dizi açıklama, çağrı ve belirsizlikten ibaretti. Şimdi ise Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum'un açıklamaları, sürecin kurumsal iskeletine dair ilk somut fotoğrafı önümüze koyuyor. Uçum, Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun kapsamında kurulan Takip ve Değerlendirme Kurulu bünyesinde dört alt komisyon oluşturulduğunu ve bu komisyonlardan biri olan Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonu'nda Abdullah Öcalan'a görev verileceğini bildirdi.

Bu, ilk bakışta teknik bir idari düzenleme gibi görünse de, aslında sürecin mantığına dair çok şey söylüyor. Zira bugüne kadar tartışma daha çok niyet ve çağrı düzeyinde yürüyordu: PKK kendini feshedecek mi, silahlar bırakılacak mı, muhatap kim olacak? Şimdi ise soru, kimin hangi masada, hangi sıfatla oturacağına ve bunun hukuki çerçevesinin ne olacağına kaymış durumda. Bir sürecin ciddiyeti, çoğu zaman kurduğu kurumların niteliğiyle ölçülür. Bu açıdan bakıldığında, dört ayrı alt komisyonun varlığı, meselenin artık bir "iyi niyet turu" olmaktan çıkıp idari ve hukuki bir mekanizmaya bağlanmaya çalışıldığını gösteriyor.

Uçum'un açıklamasında dikkat çeken ilk nokta, sürecin başlangıcına dair yaptığı hatırlatma. Abdullah Öcalan'ın, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin çağrısıyla başlayan süreçte PKK'ya kendisini feshetmesi yönünde çağrıda bulunduğu biliniyor. Buradaki kurgu, devletin doğrudan örgütle değil, örgütün kurucusu ve silahlı mücadelenin arkasındaki isim olarak tanımlanan bir aktörle diyalog yürüttüğü iddiası üzerine oturuyor. Uçum'un ifadeleri de tam olarak bu çerçeveyi pekiştiriyor: "Öcalan ile yürütülen diyalog sürecidir. Hedef bellidir. Terör örgütünün tasfiyesinin sağlanmasıdır." Bu cümle, sürecin nihai hedefinin silahlı yapının ortadan kalkması olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Ancak hedefin açık olması, güzergâhın da aynı netlikte olduğu anlamına gelmiyor; asıl tartışma güzergâhta düğümleniyor.

Uçum'un en çok konuşulacak açıklamalarından biri, görevlendirmenin bir ayrıcalık olarak görülmemesi gerektiği yönündeki değerlendirmesi. Kendi ifadeleriyle: "Örgütü kim kuruyorsa silahı kim kullandırdıysa feshedecek de odur. Öbür türlü devlet güvenlik politikasıyla yapar. Diyalogda muhatap aldığı kişi bu görevini iyi yapması için bir komisyonda görevlendirilmesi, daha rahat ortamda çalışması gerekliliktir, sağlanan imtiyaz değildir. Görevin gerektirdiği ortam sağlamaktan ibarettir, bunun dışındakiler doğru değildir." Burada ilginç bir mantık yürütülüyor. Devlet, örgütü kuran ve silahı kullandıran aktörün, aynı zamanda fesih sürecinin işletilmesinde sorumluluk alması gerektiğini savunuyor. Yani sorumluluk, kuruluşla kurulan arasında bir tür simetriye oturtuluyor. Bu yaklaşım, devletin güvenlik politikasıyla yapamayacağı bir işi, diyalog üzerinden yapmaya çalıştığı iddiasını da beraberinde getiriyor. Kuşkusuz bu, kolay sindirilecek bir çerçeve değil. Kamuoyunun önemli bir bölümü için "örgütü kuran kimse fesheden de o olmalı" cümlesi, ahlaki ve hukuki açıdan tartışmalı bir denklem kuruyor. Ancak sürecin mimarları, bunu bir zorunluluk olarak değil, bir gereklilik olarak sunuyor.

Uçum, aynı açıklamasında çalışma ortamının sağlanmasının "sağlanan imtiyaz" olmadığını da özellikle vurguluyor: “RUTİN DIŞI SÜREÇLER, RUTİN DIŞI YÖNTEMLERLE ÇÖZÜLÜR” Bu cümle, hukuki bir pozisyonun siyasi bir tercihle nasıl iç içe geçtiğini göstermesi bakımından önemli. Devlet, bir yandan "muhatap" kavramını kullanarak Öcalan'ı sürecin merkezine yerleştirirken, diğer yandan onun hukuki statüsünün değişmediğini, serbest bırakılmadığını ve cezaevi koşullarının ötesinde bir ayrıcalık tanınmadığını ısrarla belirtiyor. Buradaki hassasiyet anlaşılır: Sürecin, "Öcalan serbest bırakılıyor" algısına dönüşmesi, hem kamuoyu desteğini hem de sürecin siyasi meşruiyetini zedeler. Nitekim Uçum, İmralı'daki konutun cezaevine bağlı ek ünite olarak inşa edildiğini, bunun Öcalan'ın görevini daha rahat yerine getirebilmesi amacı taşıdığını, ancak serbest bırakılma anlamına gelmediğini açıkça ifade ediyor.

Bu noktada, sürecin hukuki altyapısına da bakmak gerekiyor. Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi, TBMM'de 467 oyla kabul edilerek kanunlaşmıştı. Yasa, 12 maddelik bir çerçeve sunuyor ve yaz aylarında Adalet Komisyonu'nda görüşülmüştü. Yasanın ardından kurulan Takip ve Değerlendirme Kurulu ilk toplantısını gerçekleştirerek kurulun işleyişini ve devlet kurumlarının yürüteceği çalışmaların koordinasyonunu ele almıştı. Kurul bünyesinde Adli ve Hukuki İşler Koordinasyon Alt Komisyonu, İzleme ve Tespit Alt Komisyonu, Sosyal Uyum ve Bütünleşme Alt Komisyonu ile Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonu oluşturulmuştu. Bu dörtlü yapı, sürecin yalnızca silah bırakma boyutunu değil, adli, sosyal ve izleme boyutlarını da kapsamaya çalıştığını gösteriyor.

Ancak yasanın en kritik maddelerinden biri, kapsam dışılık düzenlemesi. Kanunda, 1 Haziran 2005 tarihinden önce ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alanlar veya bu cezayı gerektirecek suçları işleyenler kapsam dışında tutuluyor. Bu düzenleme nedeniyle Abdullah Öcalan ve yönetim kadrosunun yasadan yararlanamayacağı belirtiliyor. Yani bir yandan Öcalan'a komisyonda görev verilirken, diğer yandan yasanın sağladığı haklardan yararlanamayacağı açıkça ortaya konuyor. Bu ikili durum, sürecin en hassas dengelerinden birini oluşturuyor: Öcalan, sürecin işleyişinde aktif bir rol üstlenecek, ancak bu rol ona hukuki bir statü değişikliği getirmeyecek. Bu, hem devletin "taviz veriyor" görüntüsünden kaçınma çabası hem de sürecin hukuki çerçevede kalma iddiasının bir yansıması olarak okunabilir.

Alt komisyonların görevlerine bakıldığında, silah teslimi ve sahadaki doğrulama mekanizmasının merkezi bir yer tuttuğu görülüyor. Silahların nerede, hangi takvim doğrultusunda ve hangi yöntemle teslim edileceği takip edilecek. Adli işlemler için oluşturulan alt komisyonda Adalet Bakanlığı yetkilileri ile uygulamada görev yapacak hâkim ve savcıların katkı sunması öngörülüyor. Bu yapının, teslim olan örgüt mensuplarının dosyalarını hukuki statülerine göre sınıflandırması hedefleniyor. İnfazın ertelenmesine ilişkin kararın ise alt komisyon tarafından değil, infaz hâkimi tarafından verileceği belirtiliyor. Bu ayrıntı, sürecin hukuki işleyişinin yargıya bırakıldığı, komisyonların ise daha çok koordinasyon ve izleme işlevi gördüğü izlenimini güçlendiriyor.

Uçum'un açıklamalarında dikkat çeken bir diğer başlık ise hükümlü üzerinden yürütülen diyaloğun hukuki boyutuna ilişkin değerlendirmesi. “Hükümlü üzerinden diyalog yürütüyorsan terör örgütünün tasfiyesine ilişkin, bunun hukuka aykırı bir durumu yok. Rutin dışı süreçler, rutin dışı yöntemlerle çözülür” Bu cümle, sürecin hukuk dışı olmadığı iddiasını, "olağanüstü durumlar olağanüstü yöntemlerle çözülür" mantığına dayandırıyor. Bu, hukuk tekniği açısından tartışmaya açık bir yaklaşım. Zira "rutin dışı" olanın sınırı kim tarafından çizilecek, bu yöntemlerin hukuki denetimi nasıl sağlanacak, süreç başarısız olursa sorumluluk nasıl dağıtılacak? Bu sorular, sürecin ilerleyen aşamalarında yanıt bekleyecek.

Uçum'un açıklamalarının bir diğer boyutu da seçim takvimine ilişkin değerlendirmeleri. Seçimlerin yenilenmesi kararının 360 milletvekiliyle alınması durumunda sandığın 16 Nisan 2028'de kurulacağını söylüyor. 16 Nisan tarihinin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçişin yıl dönümü olduğunu belirten Uçum, 2027 yılının son çeyreğinde seçim yapılması ihtimalini düşük gördüğünü ifade ediyor ve seçimlerin mart veya nisan ayında gerçekleştirilebileceğini dile getiriyor. Bu açıklama, sürecin siyasi takvimle ilişkisini de gündeme getiriyor. Terörsüz Türkiye süreci ile seçim takvimi arasındaki bağlantı, ister istemez akıllara "süreç ne kadar hızlı ilerlerse siyasi takvim de o kadar rahatlar" sorusunu getiriyor. Ancak Uçum'un ifadelerinde bu bağlantı doğrudan kurulmuyor; daha çok seçim takviminin kendi mantığı içinde açıklanıyor.

Bütün bu tablo, Türkiye'nin uzun yıllardır konuştuğu bir meseleyi, bu kez farklı bir kurumsal mimariyle ele almaya çalıştığını gösteriyor. Sürecin en zor kısmı ise henüz geride değil. Silahların gerçekten bırakılıp bırakılmayacağı, örgütün feshedilip edilmeyeceği, sahada doğrulamanın nasıl yapılacağı, teslim olanların hukuki durumunun nasıl düzenleneceği ve toplumsal uyumun nasıl sağlanacağı gibi sorular, alt komisyonların çalışmalarıyla netleşecek. Bu soruların yanıtları, sürecin başarısını ya da başarısızlığını belirleyecek.

Öte yandan, sürecin toplumsal ve siyasi meşruiyeti, yalnızca kurumsal düzenlemelerle değil, kamuoyunun bu düzenlemeleri nasıl karşıladığıyla da ilgili. Öcalan'a komisyonda görev verilmesi, bir kesim için sürecin ciddiyetinin göstergesi olarak okunabilirken, bir başka kesim için devletin örgütün kurucusuyla kurumsal düzeyde ilişki kurması anlamına geliyor. Bu iki okuma arasındaki gerilim, sürecin siyasi maliyetini de belirliyor. Uçum'un "sağlanan imtiyaz değil" vurgusu, tam da bu gerilimi yönetmeye yönelik bir çaba olarak görülebilir.

Dış politika ve bölgesel güvenlik açısından bakıldığında ise sürecin sonuçları Türkiye'nin ötesine geçecek nitelikte. Türkiye'nin güney sınırlarında, Irak ve Suriye'nin kuzeyinde uzanan bir örgütlenmenin fesih sürecine girmesi, bölgesel dengeleri de etkileyecek. Bu sürecin nasıl sonuçlanacağı, yalnızca Türkiye'nin iç güvenliğini değil, aynı zamanda bölgesel aktörlerle yürütülen diplomatik ilişkileri de şekillendirecek. Ancak bu boyut, Uçum'un açıklamalarında doğrudan yer almıyor; sürecin iç hukuk ve kurumsal yapılanma boyutu öne çıkıyor.

Şu aşamada söylenebilecek en temkinli şey, sürecin artık bir kurumsal çerçeveye oturmaya başladığı, ancak bu çerçevenin işleyip işlemeyeceğinin henüz belirsiz olduğu. Alt komisyonların oluşturulması, bir niyet beyanından çok daha fazlası; ancak tek başına bir sonuç garantisi de değil. Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonu'nun Öcalan'a görev verilmesiyle nasıl işleyeceği, sahadaki doğrulama mekanizmasının nasıl kurulacağı, adli süreçlerin nasıl yürütüleceği ve toplumsal uyumun nasıl sağlanacağı, önümüzdeki dönemin belirleyici başlıkları olacak. Bu başlıkların her biri, kendi içinde ayrı birer denklem barındırıyor ve bu denklemlerin çözümü, sürecin kaderini belirleyecek.

Türkiye, uzun süredir konuştuğu bu meseleyi bu kez daha somut bir zeminde tartışıyor. Ancak somutluk, beraberinde daha fazla soruyu da getiriyor. Bu soruların yanıtları, yalnızca bugünün değil, önümüzdeki yılların siyasetini de şekillendirecek gibi görünüyor.

Toplam 51 defa okunmuştur.

Kerem Aydıner diğer yazıları:

YORUM YAZ

Guvenlik kodu
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.