Faili meçhul dosyalarda iki yeni gelişme
Bir ülkede adaletin gerçekten işleyip işlemediğini anlamanın en sade yollarından biri, yıllarca rafta bekleyen dosyalara ne olduğuna bakmaktır. Çözülmüş bir cinayet elbette sevindiricidir; ama asıl mesele, o dosyanın neden yıllarca çözülemediği sorusudur. Adalet Bakanı Akın Gürlek'in sosyal medya hesabından duyurduğu iki gelişme, tam da bu soruyu yeniden gündeme getiriyor. Bakanlığın Ceza İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinde kurulan Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen çalışmalar kapsamında iki dosyada ilerleme sağlandığı açıklandı. Öncelikle şunu net biçimde ayırmak gerekiyor: Burada elimizde olan, bir bakanın kamuoyuna yaptığı açıklamadır. Dosyaların hukuki süreci hâlâ devam ediyor; şüphelilerin tutuklanmış olması, mahkûmiyet anlamına gelmiyor. İddia ile kesinleşmiş hüküm arasındaki o ince ama hayati çizgiyi korumak, sadece hukukun değil, doğru gazeteciliğin de gereği.
Bakan Gürlek'in açıklamasına göre İstanbul Gaziosmanpaşa'da 6 Temmuz 2018 tarihinde Abdülhamid Terkin'in öldürülmesine ilişkin dosyada beşinci şüpheli tespit edildi. Soruşturma kapsamında HTS ve baz kayıtları, görüşme kayıtları, iyileştirilen güvenlik kamerası görüntüleri ile tanık beyanları yeniden değerlendirildi. Bakanın ifadesiyle, bu değerlendirmeler sonucunda olayın beşinci şüphelisi belirlendi ve yakalanan kişi kasten öldürme suçundan tutuklandı. Dikkat edilmesi gereken nokta şu: 2018'de işlenen bir cinayette beşinci şüphelinin ancak şimdi tespit edilebilmesi, soruşturmanın ilk yıllarında bazı delillerin ya hiç değerlendirilmediğini ya da yeterince derinleştirilmediğini düşündürüyor. "Yeniden değerlendirme" ifadesi, kulağa teknik bir işlem gibi geliyor; oysa arkasında, ilk incelemede gözden kaçan ya da yeterince üzerinde durulmayan kayıtların varlığını ima ediyor. Bir cinayet dosyasında beşinci bir failin varlığı, olayın tek kişilik bir eylem olmadığını da ortaya koyuyor. Bu, soruşturmanın başında doğru kurgulanmamış bir dosyanın yıllar sonra yeniden kurulması anlamına geliyor.
İkinci dosya ise çok daha ağır bir tabloyu önümüze koyuyor. Osmaniye'nin Düziçi ilçesinde Ağustos ayında kaybolan Ayşegül Yaşar'a ilişkin soruşturma kapsamlı biçimde yeniden ele alındı. Bakan Gürlek'in açıklamasına göre HTS ve kamera kayıtları, tanık ifadeleri, kriminal incelemeler ve yeni deliller değerlendirildi. Özellikle şüphelinin olay günü kullandığı araçta tespit edilen biyolojik bulguların, Ayşegül Yaşar'ın anne ve babasından alınan örneklerle uyumlu olduğunun belirlenmesinin ardından araştırmalar derinleştirildi. Şüphelinin yer göstermesi sonucunda Ayşegül Yaşar'ın cansız bedenine ulaşıldı. Olayla ilgili soruşturma kapsamında şüpheli ile birlikte anne ve babasının da gözaltına alındığı açıklandı. Bu satırları okurken iki şeyi birden hissetmemek elde değil: Bir yandan bir ailenin acısının bir parçası olan belirsizliğin son bulması, diğer yandan bu sonucun neden bu kadar geciktiği sorusu. Biyolojik bulgunun anne ve babayla uyumlu çıkması, teknik olarak son derece net bir delil. Böyle bir delilin varlığı, dosyanın baştan itibaren bu kadar yavaş ilerlememesi gerektiğini düşündürüyor. Ağustos ayında kaybolan bir kişinin dosyasında, aynı yılın eylül ayında bu noktaya gelinmiş olması, aslında hızlı çalışıldığında nelerin mümkün olduğunu da gösteriyor. Soru şu: Bu hız neden istisna, neden kural değil?
Bakan Gürlek açıklamasında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde hiçbir suçun cezasız kalmaması ve hiçbir cinayetin faili meçhul olarak bırakılmaması amacıyla çalışmaların kararlılıkla sürdürüldüğünü belirtti. Bu tür ifadeler, kamuoyuna güven verme amacı taşır; ancak güven, beyanla değil, tutarlılıkla inşa edilir. Faili meçhul dosyaların aydınlatılması, bir siyasi irade gösterisi olmaktan çok, kurumsal bir alışkanlık meselesidir. Eğer bir ülkede soruşturmalar ancak özel bir daire kurulduğunda, ancak bir bakanın gündeme getirmesiyle hızlanıyorsa, orada asıl sorun bireysel çabalarda değil, sistemin rutin işleyişindedir. Her dosya için ayrı bir kampanya yürütülmesi gerekiyorsa, adalet tesadüfe bağlı hale gelir. Oysa adalet, tesadüfün değil, usulün işi olmalıdır.
Bu iki dosyanın aydınlatılmasında emeği geçen kurumlar arasında Gaziosmanpaşa ve Düziçi Cumhuriyet Başsavcılıkları, İstanbul ve Osmaniye İl Emniyet Müdürlükleri, Gaziosmanpaşa İlçe Emniyet Müdürlüğü, Adana Bölge Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü ve sürece katkı sunan kamu görevlileri sayıldı. Bu teşekkür listesi, aslında işin ne kadar çok aktörlü olduğunu gösteriyor. Bir cinayet dosyasının çözülmesi, savcılıktan emniyete, kriminal laboratuvardan tanık beyanlarına kadar uzun bir zincirin sağlam çalışmasına bağlı. Zincirin bir halkası zayıfsa, dosya yıllarca askıda kalır. Bu nedenle faili meçhul dosyaların sayısı, sadece failin bulunup bulunmamasıyla değil, aynı zamanda kurumların birbirine ne kadar güvenip bilgi paylaştığıyla da ilgilidir. Bir dosyanın yıllarca çözülememesi, bazen failin bulunamamasından değil, dosyanın doğru kişilerin eline geçmemesinden kaynaklanır.
Şimdi asıl meseleye dönelim. İki dosyanın aydınlatılmış olması, kuşkusuz önemli bir gelişmedir. Ancak faili meçhul kavramının kendisi, bir ülkenin hukuk devleti performansı hakkında en çarpıcı göstergelerden biridir. Çünkü faili meçhul, yalnızca bulunamayan bir fail değildir; aynı zamanda devletin o olay karşısındaki tutumunun, önceliklerinin ve kapasitesinin de aynasıdır. Bir cinayet dosyası yıllarca açık kalıyorsa, o dosya sadece bir ailenin değil, toplumun da vicdanında bir yara olarak durur. Bu yaranın kapanması için failin bulunması gerekir; ama failin bulunması tek başına yeterli değildir. O dosyanın neden bu kadar beklediğinin de hesabının sorulması gerekir. Hesap verebilirlik, sadece suçlular için değil, süreci yürütenler için de geçerli olmalıdır. Aksi halde her yeni aydınlatılan dosya, bir başarı hikâyesi olarak sunulurken, gecikmenin kendisi sorgulanmadan kalır.
Meclis'in bu konudaki rolü de kritik. Faili meçhul dosyaların sayısı, hangi aşamada oldukları, hangi delillerin ne zaman toplandığı gibi bilgiler, düzenli olarak kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Bu, bir gazetecilik talebi olduğu kadar, demokratik denetimin de gereğidir. Bir bakanın sosyal medya paylaşımıyla duyurulan gelişmeler, elbette haber değeri taşır; ancak kalıcı bir güven için bu bilgilerin bağımsız denetime açık, şeffaf bir mekanizma içinde sunulması gerekir. Aksi halde her açıklama, bir lütuf gibi algılanır; oysa adalet, lütuf değil, haktır. Vatandaşın, kendisiyle ilgili bir dosyanın hangi aşamada olduğunu öğrenme hakkı, devletin şeffaflık yükümlülüğünün bir parçasıdır.
Ayşegül Yaşar dosyasında olduğu gibi, bir kayıp vakasının cinayete dönüşmesi ve faillerin yakalanması, toplumda hem bir rahatlama hem de bir öfke yaratır. Rahatlama, adaletin bir adım ilerlediği hissinden; öfke ise bunun neden daha erken olmadığı sorusundan kaynaklanır. Bu iki duyguyu birbirinden ayırmak gerekir. Adaletin tecellisi için atılan her adım değerlidir; ancak bu adımların gecikmiş olması, telafi edilemez bir kayıp yaratır. Kaybedilen zaman, kaybedilen delil, kaybedilen tanık demektir. Bir dosyada beşinci şüphelinin yıllar sonra bulunması, ilk dört şüphelinin nasıl bulunduğu sorusunu da beraberinde getirir. Aynı şekilde, bir araçta bulunan biyolojik bulgunun aylar sonra değerlendirilmesi, ilk günlerde yapılması gereken bir işlemin neden yapılmadığını akla getirir.
Adalet Bakanlığı'nın Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı'nı kurmuş olması, sorunun kurumsal düzeyde kabul edildiğini gösteriyor. Bu, önemli bir adım. Ancak bir dairenin varlığı, tek başına dosyaları çözmez. Önemli olan, bu dairenin hangi yetkilerle donatıldığı, hangi dosyalara öncelik verdiği ve sonuçlarını nasıl raporladığıdır. Eğer bu yapı, yalnızca gündeme gelen dosyalarla ilgileniyorsa, o zaman asıl işlevini yerine getirmiyor demektir. Faili meçhul dosyaların çözülmesi, medyanın gündemine bağlı olmamalıdır. Her dosya, kendi ağırlığı ve kendi mağduruyla eşit değere sahiptir. Bir cinayetin ünlü olması, onu daha mı önemli kılar? Elbette hayır. Ama pratikte, gündeme gelen dosyaların daha hızlı ilerlediğini görüyoruz. Bu, adaletin eşitliği ilkesiyle bağdaşmayan bir durumdur.
Bu iki gelişme, bir yandan umut verici, diğer yandan düşündürücü. Umut verici, çünkü yıllarca çözülemeyen dosyaların kapanabileceğini gösteriyor. Düşündürücü, çünkü bu kapanışın neden bu kadar geciktiğini sorgulatıyor. Bir hukuk devletinde asıl mesele, suçun işlenmesinden sonra failin en kısa sürede bulunması ve adaletin gecikmeden tecelli etmesidir. Faili meçhul dosyaların varlığı, bu ideale ne kadar uzak olduğumuzun kanıtıdır. Bu dosyaların aydınlatılması, elbette bir başarıdır; ama bu başarının ölçüsü, benzer dosyaların bir daha asla faili meçhul kalmaması olmalıdır. Yoksa her yeni çözülen dosya, bir yandan adaletin tecellisi olurken, diğer yandan sistemin ne kadar yavaş işlediğinin sessiz bir itirafı olarak kalır.
Son tahlilde, bu açıklamayı okurken iki şeyi akılda tutmak gerekiyor. Birincisi, tutuklanan şüpheliler hakkında henüz kesinleşmiş bir hüküm yok; süreç devam ediyor ve masumiyet karinesi esastır. İkincisi, bir dosyanın aydınlatılması, o dosyanın neden bu kadar beklediği sorusunu ortadan kaldırmaz. Adalet, yalnızca failin bulunmasıyla değil, aynı zamanda sürecin şeffaf, hızlı ve eşit işlemesiyle sağlanır. Faili meçhul dosyaların sayısı azalırken, bu dosyaların neden oluştuğuna dair yapısal soruların da sorulması gerekir. Aksi halde, her yeni aydınlatılan dosya, bir sonraki gecikmenin habercisi olur. Adaletin gecikmesi, adaletsizliğin en sinsi biçimidir; çünkü gecikme, sessizce ve kurumsal bir alışkanlık içinde gerçekleşir. Bu iki dosyanın aydınlatılması, en azından bir umut ışığıdır; ama o ışığın kalıcı olması için, gecikmenin kendisinin de hesabının sorulması şarttır.









YORUM YAZ
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.