Wisconsin'de Bir Bodrum, Bir Kulüp ve Kurumsal Hafızanın Sınavı
Bir ihbar, bir bodrum kapısı ve otuz gencin o havasız karanlıktan çıkarılışı… ABD'nin Wisconsin eyaletindeki Madison kentinde yaşananlar, ilk bakışta Amerika'nın üniversite kampüslerine özgü, uzak bir skandal gibi görünüyor. Oysa haberi okurken insanın zihninde beliren soru, coğrafyadan bağımsız: Bir kurum, kendi bünyesinden çıkarıp attığı bir yapıyı ne kadar süreyle takip etmekle yükümlüdür? Ve bir genç, "kabul edilmek" uğruna kendisine yapılanı nerede durdurmalıdır?
Kaynağa göre olay, Madison polisinin isimsiz bir ihbar üzerine Alpha Epsilon Pi öğrenci kulübünün bulunduğu binaya baskın düzenlemesiyle ortaya çıktı. Ekiplerin bodrum katında 30 öğrenci bulduğu belirtiliyor. Öğrencilerin havasız ve kirli bir ortamda tutulduğu, termostatın yaklaşık 35 dereceye ayarlandığı, gençlerin yarı çıplak olduğu ifade ediliyor. Bazı öğrencilerin üzerine ketçap ve mayonez döküldüğü, bazılarında ise darp izleri ve yaralanmalar tespit edildiği aktarılıyor. Bunların hepsi, haberin bize sunduğu haliyle iddia; soruşturma sürüyor ve yetkililerin nihai tespitleri henüz açıklanmış değil.
Olayın, öğrencilerin kulübe kabul edilmesi amacıyla gerçekleştirilen bir giriş ritüeli sırasında meydana geldiği belirtiliyor. Öğrencilerin ritüele katılmayı kabul ettiği, ancak süreç içinde kötü muameleye maruz bırakıldıkları ifade ediliyor. Polis baskınının ardından kulübün başkanı ile başkan yardımcısı gözaltına alınmış durumda.
Burada durup "rıza" kavramı üzerine düşünmek gerekiyor. Bir gencin kapıdan girerken "evet" demiş olması, sonrasında olan her şeyi meşru kılar mı? Hukuken bu sorunun cevabı büyük ölçüde koşullara, baskıya, geri dönüş imkânına ve orantılılığa bağlıdır. Ahlaken ise cevap çok daha nettir: Hiyerarşik bir yapıda, kabul edilme arzusuyla yanıp tutuşan bir gencin "evet"i, hiçbir zaman tam anlamıyla serbest bir irade beyanı değildir. Bu, yalnızca Wisconsin'deki bir bodruma özgü bir mesele değil; dünyanın her yerinde, her türlü "kardeşlik" ve aidiyet yapısının içinde saklı duran bir gerilimdir.
Haberde dikkat çeken bir başka ayrıntı, kurumsal hafızayla ilgili. Wisconsin-Madison Üniversitesi, söz konusu yapının geçmişte de çeşitli disiplin olaylarıyla gündeme geldiğini açıklıyor. Kulübün 2013 yılında reşit olmayan kişilere alkol verilmesi ve farklı olaylar nedeniyle disiplin sürecine dahil olduğu belirtiliyor. Faaliyetleri askıya alınmasına rağmen etkinliklerini sürdürdüğü ifade edilen kulübün, üniversite yönetimiyle bağlarının 2015 yılında tamamen kesildiği aktarılıyor.
Bu kronoloji, meselenin en can alıcı noktasını oluşturuyor. Üniversite 2015'te bağını kesmiş; ama yapı varlığını sürdürmüş. Peki bir kurum, "artık bizimle ilgisi yok" dediği bir yapının, kampüs çevresinde faaliyet göstermeye devam etmesini ne kadar izleyebilir? Üniversitelerin hukuki yetkisi elbette sınırsız değil. Özel mülkiyet, örgütlenme özgürlüğü ve yerel yönetimlerin görev alanı gibi birçok değişken devreye giriyor. Ancak bağın koparılması, sorumluluğun da tamamen buharlaşması anlamına gelmiyor. Bir üniversite, kendi öğrencilerinin ismini taşıyan bir yapının çevresinde olup bitene karşı en azından bir erken uyarı mekanizması kurmak durumundadır. Aksi halde "sıfır tolerans" beyanı, kâğıt üzerinde kalan bir iyi niyet temennisi olarak kalır.
Üniversite yönetiminin açıklaması bu açıdan kayda değer. Yönetim, kötü muamele ve eziyet olaylarına karşı sıfır tolerans yaklaşımının benimsendiğini bildiriyor. Kuralları ihlal ettiği tespit edilen öğrencilerin uzaklaştırma ve okuldan ihraç dahil çeşitli yaptırımlarla karşılaşabileceği belirtiliyor. Alpha Epsilon Pi Genel Merkezi İletişim Başkanı Jonathan Pierce ise yaşananlarla ilgili iddiaları "son derece ciddi" şekilde ele aldıklarını açıklamış ve soruşturmayı yürüten makamlarla tam iş birliği yapacaklarını ifade etmiş.
Bu iki açıklamayı yan yana koyduğumuzda, modern kurumsal kriz yönetiminin bilinen bir şablonuyla karşılaşıyoruz: Hızlı bir kınama, sıfır tolerans vurgusu, soruşturmayla iş birliği taahhüdü. Bunların hiçbiri samimiyetsiz olmak zorunda değil; ama hiçbiri tek başına yeterli de değil. Asıl sınav, kamera ışıkları söndükten sonra başlıyor. Disiplin süreçleri şeffaf yürütülecek mi? Benzer yapılar için önleyici denetim mekanizmaları kurulacak mı? Yoksa birkaç ay sonra bu dosya, arşivin tozlu raflarında kendine bir yer bulacak mı?
Türkiye'den bakıldığında bu haber, bize yabancı bir manzara sunmuyor aslında. Biz de üniversite kulüpleri, öğrenci dernekleri, yurt yapıları ve benzeri örgütlenmeler etrafında zaman zaman benzer tartışmalar yaşıyoruz. Aidiyet duygusunun en yoğun yaşandığı yaş aralığı olan 18-22, aynı zamanda en kırılgan olduğumuz dönem. Genç insan, bir gruba ait olmak için bazen kendi sınırlarını fark etmeyecek kadar ileri gidebiliyor. Bu, yalnızca bireysel bir zafiyet değil; grup dinamiğinin neredeyse evrensel bir çıktısı. Sosyal psikolojinin uzun zamandır bildiği bir gerçek: Kalabalık içinde bireysel sorumluluk dağılır, eşikler kayar, "normal" algısı kolektif olarak yeniden tanımlanır.
Bu yüzden meseleyi yalnızca "birkaç sapkın gencin işi" diye okumak, hem olayı hem de kurumsal boyutu hafife almak olur. Sorun, ritüelin kendisinde değil; ritüeli denetleyecek bir mekanizmanın yokluğunda. Sorun, "kabul edilme" arzusunun, bir yetişkinin gözetimi olmadan kendi başına bırakılmasında. Sorun, bir kulübün üniversiteyle bağının koparılmasının, onun fiilen ortadan kalktığı anlamına gelmediğinin yeterince idrak edilmemesinde.
Wisconsin'deki olayın hukuki sonucu ne olur, bunu şimdiden kestirmek mümkün değil. Gözaltına alınan kulüp başkanı ve başkan yardımcısı hakkında hangi suçlamaların yöneltileceği, öğrencilerin ifadelerinin ne yönde olacağı, savcılığın olayı nasıl bir çerçevede ele alacağı henüz belirsiz. Soruşturmanın selameti açısından da bu belirsizliği spekülasyonla doldurmamak gerekir.
Ama şu kadarını söylemek mümkün: Bu tür olaylar, üniversitelerin yalnızca akademik kurumlar olmadığını, aynı zamanda bir sosyal ekosistemin parçası olduğunu hatırlatıyor. Bir üniversitenin itibarı, yalnızca yayınlarıyla, sıralamalardaki yeriyle değil; öğrencisinin kampüs çevresinde ne yaşadığıyla da ölçülür. Bir kulübün adı ne kadar köklü olursa olsun, o adın altında olup bitenler, eninde sonunda o kuruma geri döner.
Önümüzdeki günlerde muhtemelen daha fazla ayrıntı ortaya çıkacak. Bazı iddialar doğrulanacak, bazıları belki çürüyecek. Mahkeme süreçleri aylar alabilir. Ama bir şey şimdiden net: Otuz gencin bir bodrumdan çıkarıldığı o an, yalnızca bir polis operasyonunun fotoğrafı değil. Aynı zamanda, kurumların kendi sınırlarını ne kadar ciddiye aldığının da bir fotoğrafı. O fotoğrafa bakıp "bize uzak" demek kolay. Zor olan, kendi kampüslerimize, kendi kulüplerimize, kendi gençlerimize aynı soruyu sormak.
Kerem Aydıner diğer yazıları:
- Wisconsin'de Bir Bodrum, Bir Kulüp ve Kurumsal Hafızanın Sınavı
- Karadeniz'de Tahıl, New York'ta Ateşkes: 51 Ülkenin Çağrısı Neyi Değiştirir?
- Savaşın Dördüncü Yılında Bir Dans Pistinin Düşündürdükleri
- Hong Kong'a Sapan F-35 Parçaları: Bir Kargo Hatası mı, Yoksa Tedarik Zincirinin Çatlağı mı?
- Doların Kapısında Bir Tehdit: İran Uçuşları ve Üçüncü Ülkelerin İkilemi









YORUM YAZ
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.