Putin'in Valday Mesajı: Caydırıcılık, Kırmızı Çizgiler ve Avrupa'nın İkilemi
Uluslararası siyasette bazı konuşmalar vardır ki, söylenenlerden çok söylenme zamanı ve bağlamı önem taşır. Vladimir Putin'in Moskova'daki Uluslararası Valday Tartışma Kulübü'nün yıllık toplantısındaki açıklamaları da böyle bir nitelik taşıyor. Putin, burada yalnızca güncel gelişmelere dair değerlendirmelerde bulunmadı; aynı zamanda Rusya'nın Avrupa ile ilişkilerindeki kırmızı çizgilerini, caydırıcılık anlayışını ve Ukrayna savaşına dair pozisyonunu yeniden tarif etti. Söylemin merkezinde ise Kaliningrad vardı.
Rus lider, Rusya Dışişleri Bakanlığı'nın Kaliningrad'a ilişkin açıklamasını ve bazı ülkelere gönderdiği mektuplardaki ifadeleri desteklediğini belirterek, doğrudan bir saldırı durumunda verilecek karşılığın kapsamına dair dikkat çekici ifadeler kullandı. Putin, "Rusya’ya Kaliningrad dahil doğrudan saldırı söz konusu olursa, ülkemizin sahip olduğu tüm silahların kullanılması meselesi kaçınılmaz olarak ve derhal gündeme gelecektir." diye konuştu. Güncel açıklamalarda da Putin'in Kaliningrad'a yönelik olası bir saldırı halinde Rusya'nın tüm silahlarının kullanımının gündeme geleceğini söylediği aktarılıyor.
“KİMSEYİ KORKUTMUYORUZ”
Bu noktada Putin'in söylemini iki katmanlı okumak gerekiyor. Bir yanda Moskova'nın herhangi bir ülkeyi tehdit etmediği savunusu var. Putin, Rusya Dışişleri Bakanlığı'nın açıklamalarının ve gönderilen mektupların bir gözdağı olmadığını söyledi. "Kimseyi korkutmuyoruz. Rusya Dışişleri Bakanlığının açıklaması ve bazı ülkelere gönderdiği mektuplar, gözdağı vermek değil, bize gözdağı verme girişimine yanıttır." ifadesini kullandı. Diğer yanda ise doğrudan saldırı halinde "tüm silahların" kullanılmasının gündeme geleceği yönündeki uyarı duruyor. Bu iki katmanlı dil, Rus caydırıcılık literatüründe alışıldık bir örüntü: tehdidin kendisini değil, tehdide verilecek yanıtın ölçeğini öne çıkarmak.
Putin, Avrupa'daki siyasi liderlerin kendi vatandaşlarını Rusya ile tehlikeli bir çatışmanın eşiğine sürüklediğini ileri sürdü. Açıklamalarının bağlamından koparılması halinde Rusya'nın nükleer silahlarla Avrupa'yı tehdit ettiği yönünde yorumlanabileceğini söylemesi ise dikkat çekici. Bu tür değerlendirmelerin, Avrupa ülkelerindeki vatandaşların dikkatini kendi yönetimlerinin Rusya'ya yönelik politikalarından uzaklaştırmayı amaçladığını ifade etti. Yani Putin, kendi söyleminin olası bir yorumunu önceden çerçevelemeye çalışıyor; bir tür "ben söylemedim, siz çarpıttınız" savunmasını şimdiden kuruyor.
Rusya'nın herhangi bir ülkeye saldırmayı planlamadığını vurgulayan Putin, "Ne 2029'da ne 2030'da ne de 2050'de planlıyoruz ancak saldırıyla karşılaşırsak yanıt vermek zorunda kalacağız. Avrupa ülkelerinin vatandaşları bunu açıkça anlamalı, bizim tutumumuzla ülkelerindeki bazı siyasi yöneticilerin tutumunu ayırt etmelidir." şeklinde konuştu. Bu ifadeler, Putin'in Rusya'nın Avrupa'ya yönelik bir saldırı planı olmadığını söylerken saldırı durumunda karşılık vereceği yönündeki mesajıyla da örtüşüyor. Tarihsel olarak bakıldığında, Soğuk Savaş döneminden bu yana büyük güçlerin benzer formüller kullandığını görüyoruz: saldırı niyeti reddedilir, ancak kapasite ve irade açıkça sergilenir. Bu, caydırıcılığın klasik denklemidir.
Putin ayrıca bazı Avrupalı siyasetçilerin 2029 veya 2030'da Rusya ile savaşa hazırlık yapılması gerektiğine yönelik açıklamalarda bulunduğunu belirtti. Baltık Denizi'ndeki askeri tatbikatları ve Rus gemilerini alıkoyma girişimlerini de gerilimi artıran adımlar olarak nitelendirdi. Burada Putin'in dikkat çektiği nokta, Avrupa başkentlerinde dolaşıma giren "yakın vadeli savaş" senaryoları. Bu senaryoların kim tarafından ve hangi amaçla üretildiği sorusu, Moskova'nın söylemsel stratejisinin merkezinde yer alıyor. Putin, bu tartışmayı Avrupa'nın kendi iç kamuoyuna yönelik bir manipülasyon olarak çerçeveliyor.
Rusya'nın karşısında nüfusu kendisinden iki kat fazla, ekonomik ve askeri kapasitesi yüksek bir taraf bulunduğunu belirten Putin, bu tehdide karşı sahip oldukları güç ve imkanların sınırlı kalacağını söyledi. Bu nedenle ellerindeki üstünlükleri kullanmak zorunda olduklarını savunan Putin, "Bugün Rusya'nın sahip olduğu silahlar başka kimsede yok. Bu bizim üstünlüğümüz." dedi. Bu ifade, asimetrik caydırıcılığın açık bir tezahürü. Konvansiyonel dengeyi kendi aleyhine gören bir aktörün, elindeki niteliksel üstünlüğü pazarlık kozu olarak öne çıkarması rasyonel bir strateji olarak okunabilir. Ancak aynı zamanda bu tür bir dilin Avrupa başkentlerinde nasıl karşılık bulacağı da ayrı bir soru.
Ukrayna cephesine gelindiğinde Putin'in mesajı daha somut verilere dayanıyor. Ukrayna'nın Rus petrol rafinerilerine yönelik saldırılarının ekonomik zarar verme amacı taşıdığını belirtti. Rusya'nın da buna karşılık verdiğini söyleyen Putin, "Amaçlarına kısmen ulaştılar. Buna karşılık aynı şekilde yanıt verdik. Ekonomileri için önemli tesislere saldırmaya başladık. Bunu biz başlatmadık." diye konuştu. Burada dikkat çeken, Putin'in karşılıklılık vurgusu. Rusya'nın bu tür saldırıları başlatmadığını, ancak yanıt verdiğini savunuyor. Bu çerçeveleme, Moskova'nın uluslararası kamuoyuna "tırmandıran taraf biz değiliz" mesajı verme çabası olarak değerlendirilebilir.
Rus lider, Rusya'nın Karadeniz'de askeri yük taşıyan gemileri hedef aldığına işaret ederek, saldırıya uğrayan gemilerde meydana gelen ikincil patlamaların söz konusu yüklerin bulunduğunu gösterdiğini kaydetti. Ukrayna'nın haziran ayının başından itibaren Rus tankerleri ile sivil yük taşıyan diğer gemilere saldırmaya başladığını hatırlatan Putin, bu süreçte 100'den fazla geminin zarar gördüğünü aktardı. Bu rakam, Karadeniz'deki ticari seyrüseferin ne denli kırılgan hale geldiğini göstermesi bakımından önemli. Karadeniz, savaşın başından bu yana hem askeri hem ekonomik bir mücadele alanına dönüşmüş durumda.
Petrol rafinerilerine yönelik saldırıların sona ermesi halinde Rusya'nın daha fazla dizel yakıt üretebileceğini belirten Putin, ancak yaptırımlar nedeniyle bu ürünlerin dünya pazarlarına ulaşmasının önünde engeller bulunduğunu söyledi. "Petrol ve petrol ürünlerimize yönelik yasaklar ve yaptırımlar uygulanıyor. Sigortacılığa yönelik yaptırımlar var, navlun maliyetleri artıyor. Yaptırımlar devam ederken dizelimiz dünya pazarına nasıl ulaşacak? Ulaşamayacak. Buna karşılık bizden, ekonomik açıdan hassas tesislerine yönelik saldırıları durdurmamız bekleniyor. Bunun mantıksız göründüğünü kabul edersiniz."
Putin, bu konuların karşılıklı çıkarlar temelinde ele alınabileceğini belirterek, dünyanın tüm bölgelerinde seyrüsefer özgürlüğünün ve uluslararası deniz hukuku kurallarının korunmasını desteklediklerini ifade etti. Bu, ilk bakışta çelişkili görünen bir pozisyon: bir yandan Karadeniz'de askeri yük taşıyan gemileri hedef aldığını söylemek, diğer yandan seyrüsefer özgürlüğünü savunmak. Ancak Moskova'nın hukuki çerçevesi burada devreye giriyor; Rusya, hedef aldığı gemilerin sivil değil askeri yük taşıdığını savunarak kendi eylemini meşrulaştırma yoluna gidiyor.
Putin'in konuşmasında Filistin meselesine de geniş yer ayrıldı. Konunun "en vahim ve hassas insani meselelerden biri" olduğunu söyledi. Gazze'deki duruma ilişkin Rusya'nın yaklaşımının bilindiğini belirten Putin, "Gazze'de yaşanan trajediye gelince; durumun hepimiz gayet iyi farkındayız. Rusya’nın Filistin meselesine ilişkin tutumu herkesçe bilinmektedir ve bu tutum, değişken nitelikteki kısa vadeli siyasi mülahazalara tabi değildir." ifadelerini kullandı. Bu vurgu, Rusya'nın Filistin meselesindeki pozisyonunun konjonktürel olmadığını, uzun vadeli bir çizgiye dayandığını gösterme çabası. Putin, Filistin konusunda uzun vadeli bir çözüm aranırken temel yaklaşımın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve BM Genel Kurulu tarafından daha önce kabul edilen kararlara dayanması gerektiğini söyledi. "Dahası, tam teşekküllü bir Filistin devletinin kurulması, böylesi bir çözümün mihenk taşı ve temeli olmalıdır." şeklinde konuşan Putin, Filistin devletinin kurulmasını olası çözümün temel unsurlarından biri olarak gösterdi.
Bu noktada Rusya'nın Ortadoğu politikasındaki süreklilik dikkat çekiyor. Sovyetler Birliği döneminden bu yana Moskova, Filistin davasına verdiği desteği Batı ile ilişkilerinde bir denge unsuru olarak kullanageldi. Putin'in BM kararlarına yaptığı atıf, uluslararası hukuk zemininde meşruiyet arayışının bir yansıması. Aynı zamanda bu pozisyon, Rusya'nın küresel Güney'deki etkisini koruma stratejisinin bir parçası olarak da okunabilir.
Putin'in konuşmasının bir diğer önemli başlığı ise 2022 yılında İstanbul'da gerçekleştirilen müzakerelerdi. Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşın sona erdirilmesine yönelik bu görüşmelerde iki tarafın o dönemde anlaşmaya vardığını savundu. Putin, "İstanbul'da gerçekten anlaşmaya vardık. Orada Ukrayna müzakere heyetinin başkanının imzası var. Bu mutabakatları parafladı, demek ki Ukrayna genel olarak bunları kabul etti." dedi. Rus lider, Ukrayna'nın "Batılı ortaklarının" önerisi üzerine söz konusu mutabakatlardan vazgeçtiğini ileri sürdü. Putin ayrıca Ukrayna tarafının daha sonra, İstanbul'da varılan anlaşmalar uygulanmış olsaydı "savaşın çoktan sona ermiş olacağını" kabul ettiğini kaydetti.
İstanbul görüşmelerine ilişkin Putin'in daha önce de Rusya'nın müzakerelere dönmeye hazır olduğunu ve 2022'deki taslak anlaşmalara atıfta bulunduğunu söylediği biliniyor. Bu, Moskova'nın müzakere masasına dönüş için öne sürdüğü referans çerçevesinin değişmediğini gösteriyor. Ancak bu çerçevenin bugünkü koşullarda ne kadar gerçekçi olduğu ayrı bir tartışma konusu. Savaşın seyri, cephe hatları ve her iki tarafın siyasi hedefleri 2022 baharından bu yana önemli ölçüde değişti.
Putin'in Valday konuşmasını bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, karşımıza çok katmanlı bir stratejik iletişim çıkıyor. Bir yandan Avrupa'ya yönelik caydırıcılık mesajı sertleştiriliyor; Kaliningrad özelinde "tüm silahlar" vurgusu yapılıyor. Diğer yandan Rusya'nın saldırgan bir niyeti olmadığı, tehdidin Avrupa başkentlerinden geldiği anlatısı işleniyor. Ukrayna cephesinde karşılıklılık ve meşru müdafaa çerçevesi öne çıkarılırken, Filistin meselesinde uluslararası hukuk ve BM kararlarına atıfla meşruiyet aranıyor. İstanbul müzakerelerine yapılan gönderme ise Moskova'nın diplomatik kapıyı açık tuttuğu, ancak bunu kendi referans çerçevesi içinde yaptığı izlenimini güçlendiriyor.
Avrupa açısından bu konuşmanın nasıl okunacağı ise kritik bir soru. Bir yanda 2029-2030 savaş senaryoları konuşulurken, diğer yanda Putin'in "ne 2029'da ne 2030'da ne de 2050'de saldırı planlıyoruz" açıklaması var. Bu iki anlatı arasındaki gerilim, Avrupa kamuoylarında ciddi bir belirsizlik yaratıyor. Kimi başkentler bu açıklamaları taktik bir manevra olarak görürken, kimileri Rusya'nın gerçek niyetinin ne olduğu sorusunu açık tutuyor. Bu belirsizlik ortamı, savunma harcamalarından enerji politikalarına kadar geniş bir yelpazede Avrupa'nın karar alma süreçlerini etkiliyor.
Türkiye açısından bakıldığında ise tablo daha da karmaşıklaşıyor. Bir yanda Karadeniz'deki seyrüsefer güvenliği doğrudan Türkiye'nin güvenlik çıkarlarını ilgilendiriyor. Diğer yanda İstanbul müzakerelerine yapılan atıf, Türkiye'nin diplomatik rolüne işaret ediyor. Montrö rejimi çerçevesinde Karadeniz'deki dengeler, savaşın seyriyle birlikte yeniden şekilleniyor. Putin'in "100'den fazla gemi zarar gördü" açıklaması, bu sulardaki ticari ve askeri hareketliliğin ne denli arttığını gösteriyor. Ankara'nın hem NATO müttefikleriyle hem de Moskova ile yürüttüğü denge politikası, bu koşullarda daha da hassas bir hal alıyor.
Putin'in konuşmasında öne çıkan bir diğer unsur da silah üstünlüğü vurgusu. "Bugün Rusya'nın sahip olduğu silahlar başka kimsede yok" ifadesi, Moskova'nın teknolojik üstünlük anlatısını sürdürdüğünü gösteriyor. Ancak bu anlatının ne kadar gerçekçi olduğu, Rusya'nın Ukrayna'daki performansı ve Batı'nın teknolojik kapasitesi göz önüne alındığında tartışmalı. Yine de caydırıcılık açısından önemli olan, kapasitenin kendisi kadar algılanan kapasitedir. Putin'in söylemi, bu algıyı güçlendirmeye yönelik.
Valday konuşması, Rusya'nın Batı ile ilişkilerinde yeni bir aşamaya işaret ediyor olabilir. Ancak bu aşamanın niteliği henüz net değil. Moskova, bir yandan sert caydırıcılık mesajları verirken diğer yandan müzakere kapısını aralık tutuyor. Bu ikili strateji, Rusya'nın hem askeri hem diplomatik araçları eşzamanlı kullanma geleneğinin bir devamı. Avrupa'nın bu mesajları nasıl okuyacağı, önümüzdeki dönemde kıtanın güvenlik mimarisini belirleyecek temel faktörlerden biri olacak. Putin'in sözleri, bir tehditten çok bir pozisyon tarifi niteliğinde. Ancak pozisyon tarifleri, koşullar değiştiğinde kolayca tehditlere dönüşebilir. Bu belirsizlik, diplomasinin önemini bir kez daha hatırlatıyor.
Kerem Aydıner diğer yazıları:
- Putin'in Valday Mesajı: Caydırıcılık, Kırmızı Çizgiler ve Avrupa'nın İkilemi
- Nükleer Silahlarda Sınır Kalmadı: 1972'den Bu Yana İlk Kez Yeni Bir Denklem
- Kuzey Koreli Esirler Krizinde Seul ile Kiev Arasındaki Güven Sınavı
- Ege'de Önleyici Saldırı Tartışması: Bir Senaryonun Düşündürdükleri
- Wisconsin'de Bir Bodrum, Bir Kulüp ve Kurumsal Hafızanın Sınavı









YORUM YAZ
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.