Bir cinayet davasının bittiği yerde başlayan sorular
Bir gazetecinin ölümüyle biten bir dava, çoğu zaman sanıldığı gibi bir kapanış değil, asıl tartışmanın başladığı yerdir. Bakırköy 17. Ağır Ceza Mahkemesi'nin, İstanbul Esenyurt'ta sokak ortasında darbedilerek öldürülen gazeteci Hakan Tosun dosyasında verdiği karar da tam olarak böyle bir eşiğe işaret ediyor. Basına yansıyan bilgilere göre mahkeme, tutuklu sanıklar Abdurrahman Murat ve Adnan Şahin'i "kasten öldürme" suçundan müebbet hapis cezasına çarptırdı; her iki sanığın tutukluluk hâlinin devamına hükmedildi. Kararın teknik ayrıntıları, hukukçular için olduğu kadar, gazeteci güvenliği ve sokak şiddeti üzerine düşünen herkes için ayrı bir okuma alanı açıyor.
Dosyanın en dikkat çekici yönü, mahkemenin haksız tahrik ve takdiri indirim taleplerine yaklaşımı. Savcılık, daha önce açıkladığı mütalaasında kamera kayıtları, Adli Tıp Kurumu raporları ve tanık beyanlarını dayanak göstererek Tosun'dan kaynaklanan herhangi bir haksız fiil ya da tahrik unsuru bulunmadığını vurgulamış, sanıkların kasten hareket ettiğini belirterek indirimsiz ceza talep etmişti. Basına yansıyan bilgilere göre mahkeme, Türk Ceza Kanunu'nun 29. maddesindeki haksız tahrik indirimini ve 62. maddesindeki iyi hâl indirimini uygulamadı. Bu, yalnızca bir usul tercihi değil; olayın nasıl bir çerçeve içinde anlaşıldığına dair bir yorumdur. Sanıkların savunmalarında dile getirdikleri tahrik iddiasının mahkemece karşılık bulmaması, dosyanın ağırlık merkezini failin eylemine kaydırıyor.
Duruşmada sanıkların sözleri de kayda geçti. Abdurrahman Murat, olay nedeniyle üzgün olduğunu söyleyerek "Ben esnaflık yapıyorum. Maktul beni kavga etmem için tahrik etti. Maktulü gördüğümde, saçı başı dağınık, üstü başı yırtıktı. Benim darbemle kafatasının kırıldığını düşünmüyorum beraatımı talep ediyorum" ifadelerini kullandı. Adnan Şahin ise "Benim yaptığım tek şey, Abdurrahman'ı oradan uzaklaştırmaktı. Onunla ortak hareket etmedim. İlk olayda Abdurrahman'ı uzaklaştırdım, Abdurrahman ikinci kez olay yerine motorla gitti. Benim oradaki tek suçum, ambulansı aramamak. Abdurrahman'ı kurtarmak için suçu benim üzene yığmaya çalışıyorlar" diye savunma yaptı. Bu ifadeler, bir yandan sanıkların kendi aralarındaki sorumluluk dağıtma çabasını, diğer yandan da olayın nasıl bir kalabalıklaşma ve tırmanma dinamiği içinde gerçekleştiğini gösteriyor.
Olayın seyri, basına yansıyan bilgilere göre birkaç farklı anlatımla aktarılıyor. Metinlerin bir kısmı saldırının 10 Ekim 2025 gecesi, bir kısmı ise 11 Ekim'de gerçekleştiğini belirtiyor; Tosun'un yoğun bakımda geçirdiği süre de "üç gün" ile "iki gün" arasında değişen ifadelerle anılıyor. Bu tür ayrıntı farklılıkları, olayın hemen ardından dolaşıma giren bilgilerin ne kadar hızlı ve çoğu zaman ne kadar dağınık biçimde şekillendiğini hatırlatıyor. Ancak bütün anlatımların birleştiği nokta aynı: Tosun, Esenyurt'ta ailesinin evine doğru yürüdüğü sırada sokak ortasında saldırıya uğradı, ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı ve kurtarılamadı. Kafatası ve yüz kemiklerindeki kırıklara bağlı beyin kanaması geçirdiği tespit edildi. Kamera görüntüleri, olayın bir anda patlayan bir kavga değil, belli bir süreklilik taşıyan bir saldırı olduğunu gösteriyor.
İddianamenin ayrıntıları da meselenin ağırlığını artırıyor. Basına yansıyan bilgilere göre Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı'nca hazırlanan iddianamede Hakan Tosun (51) "maktul", Abdurrahman Murat (18) ve Adnan Şahin ise "sanık" sıfatıyla yer aldı. İddianamede, maktulün Güzelyurt Metrobüs durağından inip olayın gerçekleştiği son yer ve devamında ambulansla sevk edildiği hastane içerisine kadar gören toplamda 63 adet kamera görüntüsünün incelendiği belirtildi. Görüntülere göre, olay sonrası sanık Abdurrahman Murat'ın bilgi sahibi Yusuf Özakdağ'ın idaresindeki motosiklet ile maktulün yanına geldiği aktarıldı. Şüphelilerin fikir ve eylem birliği içerisinde öldürme kastıyla tekme ve yumruk vurmaları sonucu maktulü öldürdüğü belirtildi. Adnan Şahin'in maktule tekme attığı, maktulü tekrar yukarı kaldırıp aşağı bıraktığının aktarıldığı iddianamede, kamera görüntülerindeki tespitlerle uyumlu şekilde maktulün ölümünün künt kafa travmasına bağlı kemik kırıkları ile birlikte beyin kanamasından meydana geldiği ifade edildi. Bu satırlar, mahkemenin neden "fikir ve eylem birliği" vurgusu yaptığını da açıklıyor: Tek bir failin ani öfkesinden değil, birden fazla kişinin katıldığı, süreklilik taşıyan bir saldırıdan söz ediliyor.
Bu noktada, davanın yalnızca iki sanıkla sınırlı bir hikâye olmadığını hatırlamak gerekiyor. İddianamede adı geçen ve motosikleti kullandığı belirtilen kişinin hukuki durumu, soruşturmanın genişliği ve olayın arka planı hakkında basına yansıyan bilgiler sınırlı. Dolayısıyla bugünkü karar, bir bütünün yalnızca bir parçasını oluşturuyor. Yargılamanın diğer başlıkları, varsa diğer sanıklar ve olayın çevresindeki ilişkiler ağı, kamuoyunun takip etmesi gereken alanlar olarak duruyor.
Kararın gazetecilik açısından anlamı ise ayrı bir düzlemde okunmalı. Hakan Tosun, mesleğini icra ettiği sırada değil, evine giderken öldürüldü. Bu ayrıntı, olayı "gazeteciye yönelik saldırı" kategorisine yerleştirmenin ne kadar zor olduğunu gösteriyor; zira ortada doğrudan mesleki bir bağlantı kurulabilecek bir delil kamuoyuna yansımış değil. Ancak gazetecilere yönelik şiddetin büyük bölümü de tam olarak böyle bir gri alanda gerçekleşiyor: İşini yapan kişi, kimliğini taşıdığı için değil, çoğu zaman kimliği nedeniyle hedef hâline geliyor. Bu ikisini birbirinden ayırmak kolay değil. Tosun'un belgeselci ve gazeteci kimliği, olayın kamuoyunda bu kadar geniş yankı bulmasının nedenlerinden biri.
Öte yandan, kararın hukuki mimarisi, Türkiye'de sokak şiddeti davalarında sıkça tartışılan bir meseleye de dokunuyor: Tahrik ve iyi hâl indirimlerinin sınırları. Bu indirimler, kanun koyucunun failin durumunu değerlendirmek için öngördüğü mekanizmalar elbette. Ancak ölümle sonuçlanan, birden fazla kişinin katıldığı ve kamera görüntüleriyle belgelenen olaylarda bu indirimlerin nasıl yorumlanacağı, toplumun adalet duygusunu doğrudan etkiliyor. Mahkemenin bu dosyada indirim uygulamaması, savcılığın mütalaasıyla uyumlu bir tercih olarak okunabilir. Yine de bu tür kararların emsal oluşturup oluşturmayacağını zaman gösterecek; zira her dava kendi delil yapısı içinde değerlendirilir ve benzer görünen olaylar farklı sonuçlar doğurabilir.
Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, bu davanın gündeme taşıdığı asıl soru şu: Bir toplum, sokakta yürüyen bir insanın güvenliğini nasıl garanti eder? Hakan Tosun, bir metrobüs durağından inip evine doğru yürüyen sıradan bir yurttaştı. Onu öldüren şey, bir gazetecilik faaliyeti değil, sokakta karşılaştığı şiddetti. Bu şiddetin önlenmesi, ceza hukukunun ötesinde bir mesele; kent güvenliği, kamusal alan tasarımı, gençlik politikaları ve toplumsal şiddet kültürüyle iç içe geçmiş bir mesele. Mahkeme kararı, failin cezasını belirler; ancak olayın tekrarlanmaması için gereken zemin, bambaşka bir tartışmanın konusu.
Kararın açıklanmasının ardından dosyanın istinaf aşamasına taşınıp taşınmayacağı, sanık avukatlarının itiraz hakkını kullanıp kullanmayacağı ise önümüzdeki günlerde netleşecek bir konu. Basına yansıyan bilgiler, şu aşamada yalnızca ilk derece mahkemesinin hükmünü içeriyor. Yargı süreçlerinin doğası gereği, bu tür davalarda kesinleşme aşaması ayrı bir önem taşır. Dolayısıyla bugün söylenebilecek en sağlam şey, ilk derece mahkemesinin failin eylemini "kasten öldürme" olarak nitelendirdiği ve indirim uygulamadığıdır. Bu tespitin ötesine geçen yorumlar, dosyanın bütününü görmeden yapılmış çıkarımlar olur.
Hakan Tosun'un ölümü, bir ailenin kaybı olarak başladı; bir kamu davasına dönüştü; şimdi bir mahkeme kararıyla hukuki bir sonuca bağlandı. Ancak gazetecilik camiası ve kamuoyu açısından mesele, cezanın ağırlığından ibaret değil. Sorulması gereken soru şu: Bu olay, benzerlerinin önlenmesi için ne değiştirdi? Sokakta yürüyen bir gazetecinin, bir esnafın, bir öğrencinin güvenliği konusunda hangi dersler çıkarıldı? Mahkeme salonundaki karar, bu soruların cevabı değil; yalnızca bir başlangıç noktası. Geri kalanı, toplumun ve kurumların vereceği cevaplara bağlı.
Kerem Aydıner diğer yazıları:
- Bir cinayet davasının bittiği yerde başlayan sorular
- Surovikin İddiası: Rusya’nın Ukrayna Cephesinde Yeni Bir Denge Arayışı mı?
- Bir İsmin Peşindeki Ölüm: Epstein Belgeleri, Lutnick ve Sessiz Kalan Kurumlar
- Kiev'de Köprülerin Vurulması: Ulaşım Savaşının Sessiz Cephesi
- Putin'in Valday Mesajı: Caydırıcılık, Kırmızı Çizgiler ve Avrupa'nın İkilemi









YORUM YAZ
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.