Nahit Duru | Turgut Özakman hocanın dilinden... Cumhuriyet nasıl kuruldu?

28 Eylül 2013 tarihinde sonsuzluğa uğurladığımız Turgut Özakman ile son söyleşiyi 29 Ekim 2012 tarihinde yayınlanmak üzere çalıştığım gazete için yapmıştım. Bugün, tekrar Özakman hocamın söylediklerinin daha da önem kazandığını düşünüyorum.
Nahit Duru / ABC Ankara Temsilcisi
Turgut Özakman, "İlk anayasa tasarısında devletin dini İslamdır yok" demişti. Bugünlerde, Turgut Özakman hocamın söylediklerinin daha da önem kazandığı düşüncesi ile özetleyerek ve iki bölüm halinde sunmayı görev saydım.
29 Ekim CUMHURİYET BAYRAMI’nız kutlu olsun. Sizler ve yetiştirdiğiniz kuşaklar sağlam durdukça da laik Cumhuriyet yaşayacaktır.
CUMHURİYET NASIL KURULDU?
Hocam Turgut Özakman, konuşmaya şöyle başlamıştı:
"Atatürk’ün, anayasada yapılacak değişiklikle ilgili hazırlığının evveliyatı vardı. O zaman ki Adalet Bakanı Seyit Beyle birlikte çalışılarak 28 Ekim’den 4 ay önce tadil tasarısı hazırlanmıştı. 28 Ekim akşamı arkadaşları ile birlikte, onlar daha farkında değiller yani ne olacağını bilmiyorlar, ‘Cumhuriyeti ilan edeceğiz’ diyor. Sonra İsmet Paşa kalıyor, tadil teklifi üzerinde biraz daha duruyorlar."
Özakman’ın anlatımına göre, Anayasa’da ‘devletin dini İslamdır’ ibaresi bulunmuyor. O cümle Anayasa Komisyonu tarafından ekleniyor.
"Bazı siyasiler, ‘Atatürk İslam Devleti kurmuştur’ diyorlar,” diyen Özakman şöyle devam ediyordu:
"Atatürk’ün teklifinde İslam devleti kurma fikri yoktur. Anayasa Komisyonunda iki de din adamı vardı muhtemelen onlardan birinin teklifi olabilir.
Cumhuriyet 29 Ekim günü sabahleyin CHP grubunda konuşuluyor mutabık kalınıyor. Öğleden sonra Büyük Millet Meclisi toplantı halinde. Maddeler tek tek oya konuyor. En sonunda tasarının tümü oya konuyor. O zamanki anılarda ‘Başkanın sesi titriyor’ deniliyor. Heyecanlanmasın mı? Rejimi oylatacak… İttifakla kabul ediliyor, müthiş bir sahne: Salon milletvekilleriyle dolu, balkonlar dolu. Yer bulamayanlar da duvarların önünde ayakta. Herkes kucaklaşarak, ağlaşarak, ‘Yaşasın Cumhuriyet’ diye sevinç çığlıkları atıyorlar.
Sonra Cumhurbaşkanlığı seçimine geçiliyor, 158 üyenin oy birliğiyle Mustafa Kemal Paşa Cumhurbaşkanı seçiliyor. Saat 20.45’te kürsüye geliyor, kısa bir konuşma yapıyor. Cumhuriyet’in muvaffak olacağını söylüyor."
'CUMHURİYETÇİLER VE HİLAFETÇİLER'
O dönem Meclis iki bölüm. Bir Cumhuriyetçiler, Atatürk ve çevresi. Bir de meşrutiyetçiler var. Yani padişahlık, hilafet kalsın ama çok partili döneme geçilsin.
Onun için Atatürk ve Cumhuriyetçiler her türlü hanedandan, mütegallibeden, oligarşiden uzak bir yönetim istediler. Saf Cumhuriyetçi oldular. Karşısındakilerin bir özelliği vardı. Atatürk’le çok tartıştılar, çok çekiştiler, çok dedikodu yaptılar. Ama hiçbiri bir gün Atatürk’ü Meclis Başkanlığından, Cumhurbaşkanlığından almayı, yerine de falanın gelmesini önermediler. Çünkü bu sırat köprüsünden kendilerini Atatürk’ten başkasının geçiremeyeceğini bilecek kadar akıllı adamlardı. O tartışma meşrutiyet rejimini koruma tartışmaları, ama onlar meşrutiyet demiyor, öyle bir sanki aralarında öyle bir centilmenlik anlaşması var. Öbür taraf, hiçbir zaman Cumhuriyet demiyor. Hep bunlar üstü kapalı oluyor, bütün bu tartışma 3,5 yıllık 1. Meclisin bütün tartışmaları bu iki fikrin tartışmasından ibarettir.
1’inci Meclis birdenbire emri vaki olmuş, oldu bitti ile kapatılmış yerine 2’nci Meclis’e geçilmiş. Böyle söyleyen ve yazanlar var. Bunlar meclis zaptını okusalar böyle demezler. Bizim magazin tarihçileri bunlar. Öyle değil tam tersine, o zamanki muhalefet de meclisin yenilenmesini kutsal karar diye değerlendirmiştir.
Çünkü bu Meclis zafere kadar kalmak üzere kurulmuş bir meclisti. 1 Kasım’da saltanat gitti, Mondros mütarekesinin yerine Mudanya mütarekesi geldi. Arasında dağlar kadar bile kadar demek küçük olur, dünya kadar fark var. Biz hiç olmazsa 200 yıldır savaşmadan bir metrekare toprak alamamıştık. Trakya’yı savaşmadan geri aldık. Bu, büyük zaferin ne kadar büyük olduğunu gösterir. Çok çalıştılar Batı Trakya’yı vermemek için. Bir takım hakları koruyabilmek için, Sevr’i okumadan bugün ne kazandığımız anlamak kabil değildi. Sevr dehşet verici bir olaydır.
Sevr’e göre Anadolu sekiz parçaya bölünecekti, bize bir parça düşüyordu. Ankara ve çevresindeki birkaç il, sekizde birdik biz. Ebediyen galiplerin denetimi altında olacaktık.
Jandarma dahil 35 bin kişilik ordu olacak. Deniz kuvveti yok. Harp sanayi söz konusu bile değil. Öyle bir devletçik, kolu kanadı kırılmış küçücük bir devlet.
Türk’e, o zamanki tabiriyle söyleyeyim Osmanlıya ayırabildikleri tek şey, verdikleri hak ölmemek hakkı. Şimdi keşke her evde bugünkü harita ile Sevr haritası yan yana konsa.
Çocuklarımız, Atatürk ve arkadaşları nereden alıp Türkiye’yi nereye getirmiş, her gün görseler. Uçurumun kenarından bir milleti ve bir devleti kurtarıyorsunuz, küllerinden yeni bir devlet kuruyorsunuz. Ve karşınızda dünyanın dörtte üçüne hakim emperyalistler var. Bunların dişlerinin arasından kurtarıyorsunuz, bağımsızlığınızı, ülkenizi. Bu insanları minnetle anmamak olmaz. Anmayanlar var, bu nankörleri Allah ıslah etsin.
'NECİP FAZIL ŞİİRİ OKUYUNCA İŞ BİTMİYOR'
Biz bugün bilimden çok uzağız. Üniversitelerimizin bir ikisi hariç, yüksek lise olduğunu unutmayalım. Hangi üniversitede araştırma yapılıyor. Okuyan adam sayısı; bundan 13-14 sene evvel 10 bin kitabevi vardı, bugün 500’e inmiştir belki de. Bu ülkede kitabevleri kapanıyor. Sanatla ilginiz yok. 4 yıl Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü yaptım. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası var, devletimizi yönetenlerin gittiklerini sanmıyorum. Opera, bale, gittiklerini sanmıyorum. Sanat insanın içini zenginleştirir, ufkunu açar.
Devlet adamının sahip olması gereken bir görgü vardır. Görgüsüzlükten kurtarır. Roman okumadan, Mehmet Akif’e, Necip Fazıl’a kadar şiir okuyunca, iş bitmiyor.
Şimdi de sanatın içine tükürüyorlar. Heykelleri de ucube olarak nitelendirip, yıktırıyorlar.
Sanatın insana kazandırdığı bir görgü vardır. O görgüden yararlanmamış olanların, tabi durumu acıklı oluyor. Üstünde fazla durmaya gerek yok, bunu görüyoruz yani. Ama siz halkı, öğrenciyi, genci, az çok sanata zaman ayıracak insanı sanattan soğutursanız, sanatı kaldırırsanız geride bir kuru kalabalık kalır.
Lozan’a gittiğimiz zaman görüyoruz ki hala Ermenilere yurt isteniyor. Kürtlere özerklik isteniyor, Yezidilere, Mecusilere herkese azınlık hakkı isteniyor. Şimdi diyorlar ya 47 etnik gruptan oluşuyor diye, bu bir Alman’ın palavrasıdır. Buna inananların safiyetine şaşarım. Bir incelesinler bakalım Alman nasıl anlatıyor: Türkleri kendi içerisinde on ikiye bölüyor. Türkler, Türkmenler, Aleviler, böyle gidiyor. Herhalde iyi niyetli bir kitap değil. Bunu Türkçeye yıldırım hızıyla çevirdiler. Bir takım bizim siyasilerimiz de Türkiye’nin zenginliğidir diye yansıttılar bunu. Türkiye’nin zenginliği etnik çoğunluk içinde birlik yaratmış olmaktır. Türkiye Cumhuriyeti bunu yarattı. Asıl zenginlik bu birliktir.
'ONUR ÇİZGİSİNDE DURDUK'
Bir takım tarihçiler var, ödül de alıyorlar, şaşakalıyorum. Doktora tezi yazmış biri Atatürk dönemini anlatıyor.
Biz okulda elbiselerimizin üzerine göğüslük giyerdik, erkekler gri, kızlar siyah göğüslük giyerlerdi. Diyor ki ‘bu faşist teamülüdür, herkesi bir örnek yapma’. Bunu yazan şaşkın… Bizim pantolonlarımız yamalıydı, gömleklerimiz eskiydi. Onları örtüyordu. Biz hepimiz aynı onur çizgisinde duruyorduk onları giydiğimiz için. Zengini, fakiri arasında fark kalmıyordu.
Bugüne bakarsak; Cumhuriyet’in kazanımlarını ve kayıplarını karşılaştırıyordunuz.
"Nahit Duru | Turgut Özakman hocanın dilinden... Cumhuriyet nasıl kuruldu?" haberi, 27 Ekim 2018 tarihinde yazılmıştır. 27 Ekim 2018 tarihinde de güncellenmiştir.

YORUM YAZ
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.