Karaburun Sokakta Tiyatro Festivali 'Sosyal Adalet Sanat Etkileşimi'

Özgür BaşkayaDeneysel Tiyatro Komünü-Karaburun Belediyesi’ne böylesine önemli bir konuyu gündeme getirip ev sahipliği yaptığı için teşekkür ederim.Tiyatro; biçim-içeriğinin ayrılmaz bütünlüğü ve ulaşabildiği seyirciyle...
Özgür Başkaya
Deneysel Tiyatro Komünü-Karaburun Belediyesi’ne böylesine önemli bir konuyu gündeme getirip ev sahipliği yaptığı için teşekkür ederim.
Tiyatro; biçim-içeriğinin ayrılmaz bütünlüğü ve ulaşabildiği seyirciyle kurduğu alışverişle “toplumsallığı'' her boyutuyla gözler önünde olan bir sanattır.
Bu anlamda ülkenin içinde bulunduğu sosyal, ekonomik ve kültürel koşullarla, “toplumbilimi'' yapılabileceğini varsaydığımız tiyatro sanatı arasında kopmaz bağlar olduğu bir gerçektir.
Tiyatro sanatının işleviyle, var olan toplumsal sistem ve yönetim biçiminin ilişkisi; ülkede verilen demokrasi ve sanat kültürünü oluşturma mücadelesinin bir parçasıdır.
Toplum demokrasi kültüründen, demokrasi kültürünü oluşturma mücadelesinden etkilenen ve bu doğrultuda ürünler veren tiyatro, aynı zamanda topluma geri dönerek onu etkiler ve toplumsal bir süreç olduğunu da kanıtlar.
İşte bu nedenlerledir ki bu konuşma “sosyal adalet-sanat etkileşimi'' yerine “sosyal adalet-tiyatro sanatı etkileşimi'' olarak yapılacaktır. Benim tiyatrocu olmam ve buranın da tiyatro festivali olması nedeniyle bu durum ümit
ediyorum ki kabul görecektir. Ayrıca tiyatro sanatı dışında söz etmemin, ahkam kesmemin öncelikle kendime ayıp olacağını düşünüyorum.
Sosyal adalet, adalet kavramının değişik bir yönünü ön plana çıkarmaktadır.
Vahşi kapitalizm döneminde egemen olan liberal devlet anlayışı karşısında, «sosyal adalet» temelli sosyal devlet anlayışı ortaya çıkmıştır.
Tam da burada belirtilmelidir ki, bu bir ideolojik manipülasyon ve gerçeğin sis perdesiyle örtülüp, Keynesçi kapitalist anlayışın, geniş halk yığınları tarafından benimsetilmesine yönelik bir durumdur.
Elbette sosyal devlet yanlıları, sosyal demokratlar, bu sözlerime karşı çıkabilirler. O zaman da söylenecek söz, nihai anlamda özgürlüğün ve eşitliğin sosyal demokrasiden geçmediğinde olduğunu görmek gerektiğidir.
Keynes’in kendi de, liberal olduğunu kabul eder. Faydacı bir perspektifi kabul etmek gerektiği üzerinde durur ve devlet müdahalesinin (ekonomik) gerekliliğini söyleyerek “sosyal adalet'' sürecinin yaşama geçirilmesini önerir.
(Fakat burada Keynesçi politikaların tartışmasını elbette yapmayacağız.)
Sosyal adalet kavramı genellikle gelir dağılımı eşitsizliği gibi algılanıyor ancak gelir dağılımı sosyal adaletin alt başlıklarından sadece biridir. Düşünce özgürlüğünden eğitimde fırsat eşitliğine, cinsiyet ayrımcılığından sağlık hizmetlerinin tüm ülke insanlarına ulaştırılmasına kadar birçok başlıktan bahsetmek mümkündür.
Ancak sosyal adalet amacı doğrultusunda zenginlikle mücadeleyi, kimsenin tebaası olmamayı ya da vergi vermemeyi önermez.
Velhasıl sosyal adalet kavramı ve amacı, bireylerin eşitliğini tam olarak sağlama değil fakat sosyal eşitsizlikleri asgari seviyeye indirgeme işidir. Bu minvalle “Sosyal Adalet'' kapitalizm içi bir bakış açısıdır. İyilik temelli bir çabadır ve anti kapitalist bir ruhu yoktur.
Konu “Sosyal Adalet-Sanat Etkileşimi'' olunca bu giriş aslında pek de iyi olmadı gibi görünüyor. Zira bir Marksist olarak düzen için yapılacak etkinlikleri birer iyi niyet projesinin dışında görmem pek de mümkün değil. Sosyalizme endeksli olmayan iyi niyetli çabaları kişisel olarak takdir etsem bile, bunların nihai hedefe giden yolda geçici (palyatif) çözümler olacağını düşünüyorum.
İKİ kavramdan vazgeçmem asla mümkün değildir; Eşitlik ve Özgürlük.
Büyük Fransız devriminin bu emelleri hala arzum olmaya devam ediyor buradaki birçok insan gibi…
Yoksullukla savaşmanın saçmalığını tam da burada ortaya koymak gerekiyor.
Hayır. Savaşılması gerekli en büyük suç, hırsızlık; KAPİTALİZM dir.
Boşuna (Proudhon “Mülkiyet hırsızlıktır.''
Jean Jaurès “Zenginlik suçtur.'') dememiştir.
Yoksullukla savaşmayı bırakın!
İşin temeli olan zenginlikle savaş için kolları sıvayın! Sıvayalım.
Bir ara “Zenginlikle Mücadele Derneği'' kurmaya kalkmıştım.
Neyse bu başka bir gün konuşulur elbet.
Kısa bir hikâye anlatayım…
Değerli yazar Vedat Günyol ile ilgili.
Edebiyatımızın Cumhurbaşkanı (Cemal Süreya vermiş bu ünvanı) Vedat Günyol’un anlatmış olduğu bir örnek: (Bu örnek ekşi sözlük’ten alınmıştır. Kitap teyit edilmiştir.) Ağabeyim Fahir anlatmıştı. Bir pazar günü, babamla birlikte (kırk elli yıl önceleri), Caddebostan dolaylarında geziye çıkmışlar. O günlerde Caddebostan semti, kıyı boyundaki o yüksek duvarlarla çevrili, bolluğun, uşaklı halayıklı zengin yaşantılarının birer öbeği olan seyrek kodaman köşkleri konakları; şurada burada, yol kenarında birden karşınıza çıkan, bahçeleri renk renk çiçeklerle donanmış, bir katlı, iki katlı şirin villalar dışında, yaban otlarıyla kaplı geniş arsalarıyla, yarı yarıya bir çöl görünümündeydi.
Babamla ağabeyim, tek katlı, sarmaşıklarla kaplı güzel bir villanın önünden geçerlerken, daha on sekizini bulmamış olan ağabeyim durmuş, bir süre villayı seyretmiş, sonra ağzının suları aka aka babama: “Bu ev bizim olsaydı'' demiş, kira evlerinde ömür çürüten, kışları bir tek sobanın yandığı, ana baba, kardeşlerin tıkış tıkış oturduğu odalarda, ders çalışma olanağı bulamayan, bulamadığı için kendini yiyen binlerce gencin özlemini yansıtırcasına.
Babam, Abdülhamit zorbalığının baskısından kurtulmak için kapağı Paris’e atan binlerce gençten biri olan babam, ağabeyimin bu özlemini insanca, insanlıkça bir doğrultuya kaydırmış şu yanıtıyla: “Bu ev bizim olsaydı değil, bizim de böyle bir evimiz olsaydı demelisin.''
Bu ince ayrıntıyı düşünürüm nicedir. Başkasının malında gözü olmakla, başkası gibi, başkaları gibi insanca yaşama özlemini duymak iki ayrı tutumun ifadesidir. “Bu ev bizim olsaydı değil, bizim de böyle bir evimiz olsaydı.'' Sözünün altında şu özlem yatıyor bence: Sosyal adalete dayanan bir toplum kurulsun, bizler de (bizim gibi bütün yurttaşlar da) bu toplumda, alnımızın akıyla, hak ettiğimiz yeri alalım özlemi ve istemi. (Alıntı: Vedat Günyol, Devlet İnsan Mı? Sayfa:130-131 Çağdaş Yayınları İstanbul 1974)
Çok tanımasam da Komünist Parti kurmakla yargılanan biri için uygun bir bakış açısı.
Burada ülkedeki toplumcu sorunlarla ilgilenmiş birkaç yazar ve oyun ismi zikretmekte yarar görüyorum. Türkiye’de toplumcu tiyatro ve sosyalist düşünceli yazarlar uzun bir süre beraber ve yan yana yürüdüler.
Hangi konularda yazdıklarından da bahsederek sosyal adalet-sosyalizm ikiliğinde, sosyal adaleti ön plana çıkarırken sosyalizme endeksli olanları ve olmayanları da görebiliriz diye düşünüyorum. Ancak net bir ayrım yapmak elbette mümkün değil.
Önemli olan sosyalizm yolunda toplumcu sanata bir yeniden çağrı.
Ben de bu çağrıyı huzurlarınızda tekrar yapıyorum. Hakikat yolunda hepinizi Amatör Sanata davet ediyorum. Amatör Sanat-Amatör Tiyatro başlığında bir çalıştay yapmayı da öneriyorum ve bu çalıştayı istenirse ve desteklenirse koordine etme görev ve sorumluluğunu da üstleneceğimi söylüyorum.
Zeus’tan çaldığı ışığı yayılmadık yer bırakmamak için çabalayan ve koşuşturan Prometheus’un oyununu (Zincire vurulmuş Prometheus) yazan Aiskhylos aslında sosyal adalet-sanat etkileşimi paneli için önemli ve yazılı tiyatro-toplum ilişkisinde mihenk taşı ve başlangıç kabul edilebilir.
Köylüye doğru olanı gösteren, birlik olup ellerinden geleni yapmak için durmadan çalışan öğretmeni anlatan Fakir Baykurt’un “Onuncu Köy'' romanı da keza bir sosyal adalet-sanat ilişkisi için özel bir örnek olarak gösterilebilir.
Ya da Yaşar Kemal’in Yer Demir Gök Bakır’ında olduğu gibi din sömürüsünün geniş kitleler üzerindeki etkisini anlatmak ve buradaki rezaleti teşhir etmek de bu etkileşime örnek olacaktır diye düşünüyorum, – Ha keza Hidayet Sayın’ın Topuzlu oyunu gibi…
60’lı yıllarda Orhan Asena “Tohum ve Toprak'' ile yobazlara karşı kişiliğinden taviz vermeyen üst düzey bir yöneticinin yaşamını anlatır.
Yine “Simavnalı Şeyh Bedreddin'' eşitsiz bölüşüm sonucu ortaya çıkan Anadolu’nun ilk toplumsal ayaklanmasıdır. Nâzım Hikmet’in “Şeyh Bedreddin Destanı'' da bu topraklardaki sömürüye karşı ayaklananların, sizlerin (Karaburun’luların) atalarınızın hikayesidir.
Nâzım Hikmet’in “Ferhat ile Şirin'' oyunu kişisel aşktan toplumsal aşka bir yol sürecidir.
Selçuk Kaskan’ın “Dolap Beygiri'' oyunu, Nazım Kurşunlu’nun “Merdiven'' oyunu, Aziz Nesin’in “Toros Canavarı'' oyunları orta halli insanların çektikleri geçim sıkıntısını ve hayatlarını nasıl etkilediğini anlatır.
Dar gelirliliğin umudu nasıl körelttiğini Turgut Özakman “Ocak'', Güner Sümer “Bozuk Düzen'' oyunları bize gösterir.
Toplumsal boyuttaki değişikliklere ayak uyduramayan aile reisinin, hikayeleri filme de alınan, Orhan Kemal’in “Eskici Dükkanı'' eseridir.
Zengin/Yoksul tezatlığı örneğin Orhan Kemal “İspinozlar'' oyununda ve birçok Yeşilçam filminde görülür.
Kadının toplumsal boyutta çektiği zorluklar ve acıları anlatan Sacide, Besleme, Ademin Kaburga Kemiği, Eski Fotoğraflar yine sosyal adalet-sanat etkileşiminin ürünleridir.
“Köylü milletin efendisidir.'' perspektifinin erimesi de Cahit Atay’ın Karaların Memetleri-Pusuda, Yaşar Kemal’in Teneke, Cevat Fehmi’nin Hepimiz Birimiz İçin oyunlarının doğmasına neden olmuştur.
Köy kadını-köylü kadın gibi özele dahi inen tiyatromuz- Cahit Atay’ın “Ana Hanım Kız Hanım'', Necati Cumalı - Nalınlar, Susuz Yaz gibi eserleri gündeme getirir.
Hapishanede geçen Kerim Korcan’ın “Linç'' isimli oyunu açlık yaşayacak kadar yoksul bir mahpusun bilinçlenme sürecini ve öldürülmesini anlatır.
“Toplum; hakkını sömürücüye karşı koyamadığı, çeşitli baskılara uysallıkla katlandığı için, birey ve özellikle aydın; rahatını bozup yanlışlıklarla savaşmayı göze alamadığı topluma karşı görevini yapamadığı için suçlanır.'' Özdemir Nutku
Burada Başar Sabuncu’yu hatırlamadan geçemeyiz.
Tiyatro pratiğinin de ışığında 1970’li yıllarda dönemin temel sorunlarını ve ekonomik ilişkileri hayata geçirir B.Sabuncu “ Mutemet Ali Rıza Bey’in
Yaşanmamış Hayat Hikayesi, İşgal, Talihli Amale, Kaldırım Serçesi, Şerefiye, Zemberek, Çark…''
Toplumcu Tiyatronun yıldızı Bilgesu Erenus; Nereye Payidar, El kapısı, Ortak, Güneyli Bayan, İkili Oyun, 555K ile bize sosyalist bir perspektif içinde umut aşılar.
Belgesel Nitelikli İşçi Oyunları;
Ömer Polat - 804 İşçi
Hüsamettin Çetinkaya - Hatboyu Şantiye
Rahmetli, Haşmet Zeybek - Alpagut olayı
Nihat Asyalı, Yusuf Doğuştan - Grev
Ali Taygun – Fabrikalardan
12 Mart Acısı; Uğur Mumcu anı kitabı ile Sakıncalı Piyade, Macit Koper ; Sabotaj oyunu.
Kısa zaman zarfında verdiğim bu örnekler bize toplumsal adalete, eşitliğe ve özgürlüğe giden yolda güçlü bir tiyatro birikimimiz olduğunu gösteriyor.
Nihai olarak tiyatro toplumun sorunlarından, arayışlarından, yönelişlerinden soyutlanamaz. Onun değişim, dönüşüm dinamikleriyle ilgilidir ve buna bağlı değerli yazarlar ülkemiz tiyatrosunun altın çağını oluşturmuşlardır.
Toplumcu-Sosyalist perspektifle (içinde sosyal adaleti barındıran) daha güçlü ve eşitlikçi oyunlar yazılabilir. Yazılmıştır.
İsmet Küntay, Sermet Çağan, Oktay Arayıcı, Vasıf Öngören gibi büyük ve dönemini aşan oyunlar yazan devrimci tiyatro insanları bu örneğe girerler. Bu parantez ise bu toplantıyı aşan bir durumdur. Malum Orçun (Masatçı) arkadaş gözlerimin içine bakmaktadır.
Bizim özgürlük ve eşitlik temelli ilkemiz ise tüm dünyada dolaşan, dolaşmadığı pompalanarak üstü örtülmeye çalışılan, hayaletin ilkesidir..
O hayalet
“Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar.
"Karaburun Sokakta Tiyatro Festivali 'Sosyal Adalet Sanat Etkileşimi'" haberi, 08 Eylül 2017 tarihinde yazılmıştır. 08 Eylül 2017 tarihinde de güncellenmiştir.

YORUM YAZ
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.