Ebu Gureyp zulmünü anlatan ressam Türkiye’de, Kolombiya’da “bizden biri'': Fernando Botero

Ebu Gureyp zulmünü anlatan ressam Türkiye’de, Kolombiya’da “bizden biri'': Fernando Botero

Ali Rıza ÖzkanKolombiya’dan söz edilince, ilk akla gelen kokain, Medellin karteli, Escobar, mafya, şiddet vd. ögelerdir. Ama, elbette Kolombiya bu değil. En azından, “demokratik'' Batı medyasının bize bu sunduklarından ibaret...

Ali Rıza Özkan

Kolombiya’dan söz edilince, ilk akla gelen kokain, Medellin karteli, Escobar, mafya, şiddet vd. ögelerdir. Ama, elbette Kolombiya bu değil. En azından, “demokratik'' Batı medyasının bize bu sunduklarından ibaret değil.

Elbette Salsa müziği denilince akla Kolombiya gelmesi kadar doğal bir tepki olamaz. Elbette, Kolombiya denilince futboldan söz etmeden olmaz. Milano’da oynayan Carlos Bacca, Juventus’daki Juan Quadrado, FC Brügge’ün bel kemiği José Izquierdo ve Real Madrid’in “10 Numara''sı James Rodríguez gibi onlarca futbolcu dünya liglerinde Kolombiya futbolunun yüksek kalitesinin göstergesi olarak kendilerinden söz ettiriyor.

1-266.jpg

Ama, bu satırları okuyan büyük çoğunluk için, Kolombiya denilince ilk akla gelen Gabriel García Márquez’dir, eminim. Benim de kendimi ait hissettiğim “yüz yıllık yalnızlık'' içinde hep buruk bir dehşet içinde önlenemez “kırmızı pazartesi''lerdir, Kolombiya. Ülkemizin kaderinin Kolombiya ile benzerlikler taşımasıdır, belki bizi aynı duygu iklimine taşıyan. Belki de, dünyanın neredeyse her yerini kaplayan acının sonsuzluk hissi veren döngüsü bizi Kolombiya’ya yaklaştırıyor.

2-225.jpg

Kolombiyalı bir konuğumuz var!

3-148.jpg

Ama, ben size bugün başka bir Kolombiyalıdan söz etmek istiyorum. Gabriel García Márquez’den sonra en çok sevgi ve saygı yeşerttiğim bir sanatçı olan Fernando Botero’yu Irak’ı işgal eden ABD ordusunun cani askerlerinin Ebu Gureyp hapishanesinde tutuklululara uyguladıkları akıl almaz işkenceleri tuvale dökmesiyle tanıdım. Tüm dünya, neo-con vahşeti Irak’ta demokrasinin yeniden tesis edilmesi olarak alkışlarken, Kolombiyalı bir ressamın sanatıyla insanlığa ayna tutması beni sarsmıştı.

4-105.jpg

Tarihsel ve kültürel köklü bağlarımıza rağmen bizim sanatçılarımız Irak’ın işgaline sessiz kaldılar. Elbette, en üst düzeyde Irak’ı işgal eden ABD askerlerinin “ülkelerine sağ salim dönmeleri için dua'' edilirse, sanatçıların büyük çoğunluğunun da, kendisine bu durumdan vazife çıkarmayışı anlaşılabilir. Ama, öte yandan kalemiyle, sinemasıyla, müziğiyle egemen anlayışların dışında üretimlere yönelen sanatçıların da bu konuda sınıfta kaldığını tespit etmemiz gerekir. Nitekim, aynı suskunluğun ve duyarsızlığın yıllardır bir katliam alanına çevrilen Suriye’ye karşı da sürdüğüne dikkat çekmek gerekir.

6-039.jpg

İşte, kendi topraklarından binlerce kilometre uzaklıkta yaşanan vahşeti kabul etmeyen ve resimlerini insanlığın çığlığına dönüştüren Fernando Botero’ya saygım bu yüzden daha çok artıyor. Ama, Botero o resimleri yapmadan önce de dünya çapında ünlü bir ressamdı. İşte, bu yazının konusu da, o sanatçı ve sanatına dairdir.

Fernando Botero kimdir?

Şimdilerde uyuşturucu ve mafyası ile ünlü Medellin kentinde 1932’de doğan Botero çok küçük yaşta babasını kaybetti. 16 yaşında başkent Bogota’da bir gazeteye çizimler yapmaya başladı. 27 yaşına geldiğinde yaptığı resimleri satarak Avrupa’da yaşayacak kadar para kazanıyordu. Önce Fransa’da, sonra İtalya’da yaşadı. Ardından, Madrid’e yerleşerek sanat eğitimini sürdürmeye karar verdi. Ünlü Prado müzesinin resimlerini, ama özellikle de Francisco de Goya ve Diego Velázquez kopyalayarak kendisini yetiştirdiğini söyler. Ama, Botero’nun her zaman saygıyla eklediği husus olan, en çok etkilendiği ressamın Meksikalı devrimci Diego Rivera olduğunu belirtmeden geçmeyelim.

“Fernando Botero üslubu'' dediğimiz gelişimini bu yıllarda denemeye başlayan ressam, ardından New York’a taşındı. Çünkü, 60’lı yıllarda New York dünya resminin en çok konuşulduğu şehir olmuştu. Artık, resimlerinin ana temasını burjuvazi, siyasi hanedanlar, dini liderlerin portreleri oluşturuyordu. 1967’de sergilediği “Presidential Family'' (Başkanın Ailesi) sanatçının dikkatleri üzerine çekmesini sağladı.

Botero üslubu nedir?

Tam bu noktada, Botero’nun sanatsal tarzı üzerine 2006’da bir kitap da yazan John Sillevis’in tespitlerinden söz etmem gerekecek. Bana göre, şimdiye kadar Botero sanatının en tutarlı analizi Sillevis tarafından yapıldı. Sillevis Botero tarzını “barok'' olarak tanımlıyor. “Baroque'' sözcüğünün Fransızca’ya İspanyolca “barrucco''dan geçtiğini, bu sözcüğün de bozuk şekilli inci anlamına geldiğini belirten Sillevis, 17. yüzyılda önce Fransa’da ortaya çıkıp, Avrupa’ya yayılan barok sanatın temel özelliklerinin de, “kuraldışı, tuhaf ve şekilsizlik'' olduğunu öne sürüyor. John Sillevis, barok sanatın kendisinden önceki klasik sanatın tüm kurallarını yerle bir ettiğini, yok saydığını, güzellik kavramını değiştirdiğini, renk, ışık ve gölgeleri tamamen farklı tasarladığını vurguluyor. John Sillevis Barok sanatın tüm özelliklerini çağdaş sanat içerisinde Fernando Botero’nun resimlerinde bulduğumuzu öne sürüyor.

Gerçekten de, Helenistik normları yeniden düzenleyerek klasik sanatın tarihsel kodlarını biraraya getiren Avrupa sanatı karşısında Fernando Botero tüm kuralları yok sayan, hatta reddeden bir ressam. Güzellik, renk, ışık ve formlarında yerleşik değerlerin karşısında duran Botero’nun sanatının “çağdaş barok'' olarak tanımlanmasını haklı bulabiliriz.

John Sillevis’in tespitleri ile Botero resimlerini incelediğimiz zaman, meselenin ana noktasının “şişman-tombul'' teyzeler –amcalar olmadığını, tam tersine yerleşik kalıpları kabul etmeyen, hatta onları deforme ederek yeni bir bakış açısı zorlayan bir ressamla karşı karşıya olduğumuzu anlarız. O zaman, Botero’nun burjuvaziyi, din adamlarını, siyasetçileri resimlerine konu edinmesinin anlamını da çözeriz. Daha da önemlisi, kendisinden binlerce kilometre uzaklıkta zulme uğrayan insanlarla nasıl duygudaşlık oluşturabildiğini ve isyanını neden tuvale döktüğünü de anlarız.

Botero Anna Laudel Galeri’de

Karaköy’de Bankalar caddesinde aldığı bir binayı restore ederek galeriye dönüştüren Anna Laudel aslında Alman bir tekstilci. Ama, bu halkın ekmeğini yiyen, yedikçe de doymayan zenginlerimizin tam tersine, ülkemizin kültürüne bir katkı olur, düşüncesiyle kısa bir süre önce bu galeriyi açtı.

Fernando Botero sergisi aslında Türkiye’de büyük bir sanat olayı. Düzenlediği panel katılımcılarından müze bileti almasını şart koşan Sakın Sabancı Müzesi’nin etkinlikleri ile karşılaştırınca, saygı duymamak, alkışlamamak mümkün değil.

Dünyanın yaşayan en büyük ressamlarından birisinin orijinal resimlerini Anna Laudel Galeri’de herhangi bir ücret ödemeden görebilir, inceleyebilirsiniz. 25 Haziran’a kadar.

"Ebu Gureyp zulmünü anlatan ressam Türkiye’de, Kolombiya’da “bizden biri'': Fernando Botero" haberi, 05 Haziran 2017 tarihinde yazılmıştır. 05 Haziran 2017 tarihinde de güncellenmiştir.

Hubbard Editör

YORUM YAZ

Guvenlik kodu
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.